29 Temmuz 2008 Salı

Hang On To Your IQ - Placebo

Hang On To Your IQ
Placebo

Gerçek anlamda ilk kez bu tarz müziği Adorable ile duymuştum. Çok sevip ezber etmiştim albümlerini ama kitlelere hitap edecek bir grup olmadığının farkındaydım. Coldplay’ in “Yellow” adlı klibi henüz TV lerde görünmemişti o zaman. Yine de birilerinin bayrağı taşımak için olmasa bile, biraz da yan etkileşimlerle sevilebilir ritmik gitar müziğine el atacağını hissetmiştim. Tam kendi kendime: “Hani, ara ki bulasın. Kim yapar ki tam da seveceğin böyle tarife göre müzik?” derken, Placebo’ nun ilk albümünü işte tam bu aralarda dinledim. Evet çok fazla tekrar vardı, üç cümleden oluşan –üç dize daha doğrusu- bir parçaydı ama ritmik gitar melodileri birbirini izliyor ve giderek etkisini artırıyordu, gücünü kaybetmeden ve hiç bir distorsiyonu da işe katmadan sona varıyordu. “Bionic” adlı parçadan bahsediyorum; çok da aramama gerek kalmamıştı, istediğim bol ve parlak gitarlı ritm bombardımanı tam da karşımdaydı.

2000 yılının Aralık ayında bir gün Placebo ile konser ortamında da müşerref olmuştum. Konserin yaş ortalamasının 15 olması oldukça şaşırtmıştı tabii. O gün grubun hedef kitlesinin benim gibi her daim genç kalacağını zannederek dinazorlaşan abiler olmadığını farketmiştim. Alttan ve yüksek sesli yankılarla, yokuşlardan köpüklene köpüklene akarak, kendinden öncekilerle pek alıp vereceği olmayan - olsa da takmaz zaten – bambaşka bir kitle geliyordu. O gün bizim devrimizin sona geldiğini anladım. Kafiyeli şarkı sözlerinin hiçbirini bilmiyorlardı, oysa pek çoğuyla trende tanıştığım, dönemdaşım Ankara’ lı biladerler trende uyumak yerine son albümü ezberlmekle meşguldüler. Böylece, konsere gitmek üzere Ankara’ dan gece ekspresine binip yemekli vagonda muhabbet etmenin konserin kendisiden daha hoş ve faydalı bir faaliyet olduğuna iman getirdim.


Belki de yeni nesil, bu sesi güzel, görüntüsü bozuk grupla daha bir özdeşleşiyordu. Ancak kulaklarını tıkadıkları kafiyeli şarkı sözleri smiths-vari triplere yönelmekteydi. (Bkz. Protect me from what I want) Genel ilgiden mütevellit Placebo ve Coldplay gibilerden biraz uzak durdum. Bir yandan da seviyenin dibe vurduğu, midenin kaldıramayacağı iğrençlikte hip hop tarzının bangır bangır pompalanmasının sıradan olduğu, önüne gelenin “arenbi dinlerim” dediği ortamda gençlerin White Stripes vb. dinlemeleri hiç yoktan iyidir deyip, bir yandan “la havle” çekip züğürt tesellisi ile sukünet bulmaya çalıştık. Ama eski güzel parçaların içi boşaltılmış tekdüze yorumlarla zencileştirilmesi sinirimizi fazlaca bozdu ki, çoğumuz “Artık yeter!” deyip fişi çektik maalesef.

Daha kötüsü, zencileştirilmiş erkek egemen toplumsal anlayışın genel geçer müziğe hakim olduğu bir ortamda, rock havarilerinin bir kısmının escincellikle anılıyor olmasıydı. Bunalımlı şarkı sözlerine eşlik eden siyahla kaplanmış göz ve tırnaklar pek ilgi çekiyordu. Belki kendileri de bunu biraz körüklediler ama adı bir şekilde Bowie ile anılan Suede ve Placebo gibileri eşcinsellik dışında bir konuları yokmuşcasına algılandılar zaman zaman. Çok yaygın bir yanılsamadır kanımca, onların müziği eşcinsellik bayraktarlığından ibaret kültürel ve politik bir basmakalıba indirgenmiştir maalesef. Bu yanlış anlama gruplara, müziğe ve müzikseverlere yapılmış büyük bir haksızlıktır. Benzer yanılsamalar pop müzik tarihi boyunca hep süregelmiştir. Herkes nasibini almıştır bundan. Mesela Beatles üyeleri çekmeden müzik yapamamaktadır, Suede eşcinseldir, tüm jet pilotları Van Halen dinler, en büyük protestocu Joan Baez’ dir vs.vs. Koca gazete ve dergi sütunları bu tip gerçekten çok da uzak olmayan ama gerçeğin de bütünü kapsamayan genel kabuller ile işgal edilmiştir ister istemez. Herkesin de işine gelmektedir bu durum, Suede hakkında rakı muhabbetlerinde ahkam kesmeyi kolaylaştırmaktadır. Halbuki “Europe is our playground” u hiç dinlememiş olanlar Suede hakkında boş konuşmuş olmaktadır ve bundan da haberi yoktur.

Tüm bu genelleme ve kabullenme kaosuna rağmen müzik hakkında yazılıp çizilecektir, okunacaktır; okunmalıdır da. Ama müziğe içermediği anlamlar yüklenmemelidir. İçindeki hassas ve ince güzelliğin uçmasına izin vermeyin ne olur, onu atıp, yontup tüketmek yerine paylaşarak çoğaltın. Dinleyenin bildiğinden fazlasını bilecek bir yorumcu yoktur. Müziği kulağıyla keşfeden okuyarak keşfedenden çok daha değerli bir hazineye sahip olacaktır. Evet Placebo, Bowie müziğiden etkilenmiştir ama sadece o kadar, onlar birer Ziggy Stardust değildir, yeni bir “Ashes to Ashes” yapmaya niyetleri yoktur. Onlar doksanlarda yola çıktılar, günümüzdeki dinleyiciler artık ancak direkt bir anlatımla yakalanabilir diye düşünmüş olacaklar ki, “Scared of Girls” ya da “Taste in Men” gibi şarkılar yaptılar. Bazen işin dozunu kaçırıp albümlerini sağlık reçetesine dönüştürdüler ama beni ve trenle Ankara’ dan gelen dostlarımı “Black Eyed” ile – Bu nakarattaki ikinci kelimenin uzaltılarak söylenmesi hala ilgi çekici bir aktivitedir - çoşturmayı başardılar. Çok sevilmese de, konserlerde çalınmasa da benim dilimden hiç düşmeyen, sürprizleriyle beni yakalamış olan, mütemadiyen mırıldandığım “Hang on to Your IQ” çok başkadır. Pek de saftır, çekip çekip uçma isteği verir ama sonrasında getireceği hüznü de aynı potada barındırır, sakince gitar melodisinden ibaretmiş gibi gelir ama davulların en süslü olduğu parçadır. İtiraf edeyim on yıldır, herhangi bir müzik çalardan çok zihnimi ve dudaklarımı meşgul etti.

Aslında geçmiş on yılı düşünürken bir yandan da gelecek on yılda nelerle meşgul olacağımı da düşünmeden yapamıyorum. Zaman zaman sanki bir hastalık hastasıymışcasına kendimi nelerden korumam gerektiğini düşünür oldum. Gelecekteki halimin nasıl olacağından çok, çocukların büyüdüğünü, umut ettiğim gibi Adorable gibi nice grupların çıktığını, ortalama müzik zevkinin değiştiğini, trenle gideceğim yeni konserleri, ska gruplarını izleyerek geçireceğim eğlenceli Cumartesi gecelerini, yeni açılacak kafeleri ve barları, ilk Placebo albümünde şahit olduğumuz parlak gitar tınılarına sahip nice albümün veya Frank Black’ i tarzanlıkta sollayacak solistlerin çıktığını ve onlarla beni tanıştıran genç insanları görmeyi merak ediyorum. On yıl sonra bile “Hang on to Your IQ” yu ya da “The Everlasting” i mırıldanacak mıyım, yoksa onları unutturacak nicelerini mi dinliyor olacağım? Sırf bunları görmek için kendimi biraz olsun kısıtlamalıysam da olsun, değmez mi sizce?

http://rapidshare.com/files/133780500/05_Hang_on_to_Your_IQ.wma.html

3 yorum:

Gurcay dedi ki...

Bir Placebo yorumu beklerken müzik kültüründe dipten ve derinden yüzmüşsün dostum... Yıllar öncesine götürdün beni: Placebo'yu ilk Ankara'daki küçük odanda çekme kasetden dinlemiştim. Büyük bir hevesle Bionic'i dinletmiştin önce.. Ben de beğenmiştim Bionic'i ama favorim 36 Degrees olmuştu.. Güzel bir albümdü Placebo ama beni asıl Placebo Fan yapan albüm Without You I Am Nothing olmuştur. Özellikle albümle aynı adı taşıyan şarkı en sevdiğim Placebo şarkısıdır hala:
I'm Unclean, A Libertine
and Every Time You Vent Your Spleen
I Seem To Lose The Power Of Speech
Your Slipping Slowly From My Reach
You Grow Me Like An Evergreen
You Never See The Lonely Me At All

90lar mı o kadar iyiydi, yoksa biz 90larda genç olduğumuzdan mıdır bu hayranlığım? Bilemiyorum...Ama 90ların müziğini hep özleyeceğim ve 10 yıl sonra da "You never see the lonely me at all" diye mırıldanacakmışım gibi geliyor..

Unknown dedi ki...

Bahsettiğin şarkı ve albüm de oldukça güzeldi ve çok sevilmişti. Ama kimse bir diğeri olmadan hiçbirşey değildir bence, o nedenle üzerine yazı yazmayacağım kesin. 10 yıl sonra bu depresif parçayı söylemezsin diye umuyorum dostum.

Harun İzer dedi ki...

Başlığı görünce benim aklıma da Beach Boys geldi ilk. Son paragrafta yazdıkların ile benzer duyguları benzer bir merakla paylaşıyorum şahsen :))

Bu arada, birincisi Frank Black'in şu anki hali diyeceğim ve ikincisi, Black'in de süper bir Hang On To Your Ego yorumu vardır, aklıma gelmişken söyleyeyim dedim.