22 Aralık 2013 Pazar

On The Beach - Neil Young


Geçmişte bir hayatım olduğunu pek sanmıyorum. Hepimiz bana göre dünyaya bir kez geliyoruz. Burada da sınırlı süre misafir oluyoruz. O nedenle günlerin kıymetini bilmekten yanayım. Olabildiğince yaşamak isterim, özgürce, keşfederek, tadını çıkararak, acele etmeden, hissederek geçirmek isterim. Bilincimin güçlü kalmasını hedeflemem de bu yüzdendir. Acı da olsa, kalbimi çarptıracak cinsten de olsa anılarımın canlı olması güzeldir, beni ben yapar.

Geçmişte yaşamamış olsam da şu kısa hayatımda değişik yerlerde yaşadım. Yıllar önce yaşadığım ve artık gitmediğim o kadar çok yer var ki. Bunu bir mutluluk kaynağı olarak görürüm. Çoğu kimsenin aklına bile gelemeyecek yerlerde yaşadım. İşim nedeniyle bazı uzak yerlere seyahat ettiğim de oldu. Bakü' deki hayat ve insanlar hakkında fikrim var örneğin. Kitaplardan öğrenemeyeceğiniz bilgiler edindim bu seyahatlerde. Farklı milletlerden insanlar tanıdım. İnsana insan olduğu için değer vermenin bir erdem değil, insan olmanın bir gereği olduğuna kanaat getirdim.

Mutlaka geçmişte yaşamış, ve ben doğmadan ölmüş, birinin yerinde olmak isteseydim Jimi Hendrix olmak isterdim. Kitleleri etkilemiş olmak, dünya kültür mirasına katkı yapıp, pek çok eser bırakmış bir efsane olmak için Jimi' nin pek uğraştığını sanmıyorum. Pratik yapmıştır gitarıyla ama işte o kadar. Özel bazı yeteneklerinin olduğu da kesin. Şansı da yaver gitmiş olmalı. Beste yapıp plak yapma ayrıcalığına sahip olsaydım, ondan bahseden bir şarkım olurdu. Çok sevdiğim "Little Wing" ine benzetirdim.

Neil Young da "Ambulance Blues" da akustiğin Jimi' si diye tanımladığı Bert Jansch' a gönderme yapıyor. Farkında olmadan onun bir şarkısına benzetmiş. "Ambulance Blues" hippi alt kültürünün önemli yapıtlarından biri. İyi ki On the Beach' in kapanışında diyorum, tüm albümü dinledikten sonra son şarkıyı en az birkaç kez tekrar etmeden bırakamıyorum.

Yakın dostlarım ve beni tanıyanlar Neil Young' a hayranlığımı bilir. Müziğe ulaşımın daha kısıtlı olduğu doksanlarda başlayan bir bağımlılık benimkisi. 2005' den sonra takıntım güçlendi. Öyle ki sonu gelmeyen gitar sololarla dolu bazı uzun şarkıları bitmeden arabadan inmediğimi bilirim. On dakikalık şarkıları hiç değişmeyen bir ritmle ilginç kılabilmek özel sanatçıların işidir. Bir süre sonra tüm albümlerini teker teker dinlemeye başladım, ilklerden başlayarak. Defalarca tekrar ederek, sözleri okuyup anlayarak, sosyo-kültürel referanslarına ulaşarak ve onlar hakkında da okuyarak anlamaya ve bu sayede daha çok zevk almaya başladım.

İlk önce Buffalo Springfield ve CSNY' nin altmışlardaki kayıtlarına takıldım. İlk Neil Young albümleri müziğin en güzel olduğu bir dönemde yapılmış olmanın nimetlerinden yararlanmış. İlk dört albüm Young' a hakettiği bir ün kazandırmış. Bugün o kadar çok anımsanmasa da, popüler medyada yer bulmasa da, üzerinden yüz yıl geçse bile dinleneceklerine inanıyorum. On The Beach ise zamanında sert prodüksiyonu nedeniyle, hayranlarda şok etkisi yaratmış, ancak değeri sonra anlaşılmış. Hatta albümün plak kopyası en aranılan Young kayıtlarından olmuş bir dönem. Benim de Özellikle "Revolution Blues" ve "Vampire Blues" favorilerim oldu, en uzun soluklu dinlediğim albümlerinden biri. Belki onu tanımayanlar için ağır temposu nedeniyle sıkıcı gelebilir ama onlar bile üç dinletinin ardından hastası olurlar.

Jimi gibi Young' un da efsane olmak gibi bir çabası olmamıştır. On The Beach gibi nice eserler vermiştir. O sadece içinden geldiği gibi besteleri sıralamıştır, bütün duygusuyla söylemiştir, soloları atmış, iliklerimize kadar ulaşmıştır. O sadece müzik yapmış ve takdiri bizlere bırakmıştır. Country, blues, rock, hard rock ve hatta grundge' a benzetebilirsiniz onu. Bu kadar uzun bir kariyerde farklı yönlere sapmalar, denemeler elbette olacak. Ama mesele efsane olmak ve efsane kalabilmek, hem de müzik dışında popüler medya aletlerini de görmezden gelerek. İşte Neil Young böyle biri...

Chinatown - The Be Good Tanyas

Sabah çalan saatle uyandım. Bütün bir haftanın yorgunluğuna aldırmadan Cumartesi sabah uyanabilmem için yeterli motivasyonum vardı. Hızlıca giyindim, çünkü ne giyeceğime karar vermek zaten zaman kaybettirmişti. Ne de olsa -6 derecelik sabah ayazında spor yapmak için tek bir doğru kıyafet olamazdı. Kat kat giyinmeliydim, ama terlemeyecek kadar olmalıydı. Fazla geldiğinde de açabileceğim fermuarları olan, çıkarabileceğim polar gibi şeyleri lahana gibi giydim.

Arabama binip, trafiğe takılmadan Kent Ormanı denilen, Seyitgazi yolundaki parka ulaştım. Sabahları hiç de azımsanmayacak sporcu oluyor. Ben de aslında, bu etkinliği geleneksel olarak yapan bir ekibe katılarak başlamıştım. Şimdi hemen hemen her Cumartesi sabah buradayım. Ekip en çok 5 kişi oldu. Bir kez tek başıma da yürüdüm. Tüm hava koşullarında bulundum orada. Yağmur, kar demedim. Edilgenliğe karşı silahlarımdan biriydi spor. Heyecanlı, maceralı, daha uzun zamanlı yürüyüşlere zaman ayıramadığım için evden ayrı tek yaptığım etkinlik haline geldi son zamanlarda.

Bu etkinliğin tek güzel tarafı arkadaşlarla sohbet etme fırsatını da sunuyor olması. Neler konuşulmuyor ki o dağ başında? Bazen karşı yönden gelen sporcular bize şaşırarak bakıyor. Onlara günaydın demek için muhabbete ara vermek gerekiyor bazen. Özellikle biraz özel ya da siyasi bir konuysa, kısa bir sessizlik oluyor. Bir de performans yokuşunda nefesler kesildiği için konuşmalara ara veriyoruz. Tepeye varıp aşağıya baktığımda bütün Eskişehir' i görebiliyorum genelde; ama bugün şehrin üzerine öyle bir sis çökmüş ki gri bir bulut oluşturuyor tüm manzarayı. Geçen hafta da siyah bir duman kütlesinden maviye geçen bir dokuydu izlediğimiz. Hava kirliliğinin vahim sonucu maalesef.

Böyle doğal yürüyüşlere genelde country tarzı müzik eşlik eder. Özellikle son zamanlarda "Breaking Bad" dizisi sayesinde keşfettiğim, Kanadalı The Be Good Tanyas güncel ruh halime pek uydu doğrusu. Sıcacık bir kurabiye tadı bırakıyor onların müziği. Folk müziğin yumuşak dokunuşları ile dolu bir albüm Chinatown. Pek çok klasik country baladının ağırca ve sakince yorumunu barındırıyor. "House of the Rising Sun" alıştığımız Animals yorumunun çok uzağında. Akustik gitar ve banjo eşliğinde meleksi bayan vokaller çınlanıyor 14 şarkı boyunca. Dikey baslar ve fırçalı davullar geri planda tıngırdamayı gönüllüce tercih etmişler. Albümü keşfetmeme sebep olan "Waiting Around To Die" en karamsar şarkılardan biri. Genellikle eğlenceli klasik country tarzı hakim.

Böyle klasik bir tarz, bilinen enstrümanlar, sade bir sound hatta bilinen şarkılar ile bir grup nasıl orijinal olabilir diye düşünebilirsiniz. İşte burada müzikalite ve yorum ile dinleyiciye geçirilen duygu devreye giriyor. Dünyanın öbür ucundan seslenen, hem yerel hem uluslar arası olabilen bu duygulardır. İster kulaklığınızı takın doğa yürüyüşünüze  katılsın, ister melankolik Pazar akşamlarınıza eşlik etsin. Duyguların gücü aynı şekilde hissedilir. Nereye gitsek yanımızdadır. Fairground Attraction' dan beri bu böyledir. Zaz' ın yaptığı da böyle bir duygu transferidir. Cumartesi sabah yürüyüşlerinde, akşam hoşsohbet arkadaşlarla bir barın etrafında sözlerle yaptığımız da budur. Aradığımız mutluluk ancak paylaşıldığında gerçek olacaktır.

18 Aralık 2013 Çarşamba

Show Your Bones - Yeah Yeah Yeahs

Bekledi bekledi, bir türlü gelmiyordu valizler. Konveyörün çıkışında gelen her valize bir umutla bakıyordu ama her çıkan başka valizde, keşke valizleri Atina' da alıp kendi elimizle verseydik uçağa diyordu. Kandiye, ne de olsa merkezi şehirleşmeden oldukça uzak bir yerdi. Bütün güzel tatil yerleri gibi biraz uzaktaydı. Gelince valizler yüreğine su serpileceğini sandıysanız yanıldınız çünkü kiralık arabada da problem çıkacaktı. Ama en nihayetinde Moskova' dan, Köln' den ve İstanbul' dan yola çıkan 3 aile Girit' te buluşmuştu. Dokuz kişilik arabaya üç adet çocuk koltuğu bağlandıktan sonra, Yarapetra' ya doğru yola koyuldular tekrar.

Avrupa birliği çalışıp, parayı dökmüş Yunanistan yollarına. Ancak Yarapetra yolun sonu değildi. Orada birisine yol sordu, Anatoli köyüne nasıl gideriz diye? Akıcı bir incilizce ile cevap alınca şaşırmıştı. 12 km yol uzadı da uzadı. akşam bastırmıştı, tepelere kıvrılmaya başladı yol. Vardıklarında kiraladıkları eve, gökyüzüne baktılar. Denizi, mehtabı ve yıldızları görünce bütün yorgunlukları gitmişti.

Anatoli, Girit' in en merkezi yeri değildi. Yine de her gün çoluk çocuk arabaya doluştular. Adanın doğusunu komple dolaştılar. Allah cömert davranmış Girit' e. Palmiye plajından, tırmanış yapılan kayalara, enfes kumsallardan, rengarenk küçük köylere, hatta kültür akan yokuşlu, limanlı şehirlere kadar turizm adına her şey var. Deniz ürünleri o kadar ucuz ve lezzetli ki, her gün balık, kalamar yeseler yeridir. Zeytinyağlı sebzeler, otlar, mezeler en güzel Napolyon restoran' da tadılıyordu. Havada bulut yok. Millet de bir kebab ki sormayın, sabahtan akşama kadar kahvede tavla oynuyorlar. Tanıştıkları herkes bizimkiler gibi mübadele anılarına sahip. Kime sorsalar ya Kuşadası diyor, ya İzmir.

Huylu huyundan vazgeçmiyor, her tatil için bir yol CD' si hazırlayan kahramanımız, bu kadar gezince tek CD yaptığına pişman oldu. Her zamanki favoriler, Pixies' den ve yeni çıkan Morrissey albümünden ve solo Brett Anderson' dan parçalar vardı ama araya yeni keşifler de serpiştirmişti, Yeah Yeah Yeahs gibi.

Show Your Bones onların ikinci albümü. İlk albümlerinden "Maps" ile bendeniz dahil pek çok indie severin kalbini çalmışlardı. Bu albümde de kendilerinden bekleneni sağlıyor grup, ancak o kadar. Gençliği gaza getirip, bolca zıplatacak, slogan şarkılar ile başlıyor albüm. Yeterince dans ritmine sahip olmadıklarından, ya da kaba gürültüyü tercih ettiklerinden ya da Garbage' a o kadar da çok benzetilmemek için olacak, tekdüze bir ses ortaya çıkmış. Ancak yine de "Phenomena" ve "Cheated Hearts" gibi post-punk'a özendikleri parçalar dikkat çekmeyi başarıyor. Allahtan post punk' ın yeniden uyandığını düşündüren gruplar türedi de son zamanlarda, alemde yalnız kalmıyorlar. Besteler basit ve akılda kalıcı. Ritmin aniden değiştiği birden fazla kısmı içeren eğlenceli besteler sayesinde albüm dinlenebiliyor.

2000' li yıllardaki çoğu grupta devamlılık sorunu olduğunu düşünürsek, üç yılda bir ele avuca sığmaz besteler ile karşımıza çıkmaları takdire şayan. Ancak keşke prodüksiyon biraz daha geri planı güçlü ve de süslü olsaydı. Bu haliyle lise çağına hitap ediyorlar maalesef. Grubun dinamosu, karizmatik solist, "kötü kız" Karen O' nun sesini öne çıkartacak bir prodüksiyon da tercih edilebilirdi. -  Arıza seviyorum, sır değil. -  Ama o da yok maalesef. "The Sweets" gibi doğrudan marş olabilecek bir şarkı, neredeyse tek enstrüman oymuş gibi doğallıktan çok uzak bir davul sesi ile harcanıp gitmiş. İkinci kısımda patlayan pedallar ise maalesef beklenen heyecanı veremiyor.

Özetle, Yeah Yeah Yeahs 2000-2010 arasının, yani bana göre pop müziğin en zayıf döneminin dikkat çekici bir grubu. Ama onlarla tanışmak için diğer albümlerine kulak versek yerinde olacak. Bundan sonraki yol CD' lerine onlardan bir iki parça atarız belki, kim bilir?

17 Aralık 2013 Salı

It's My Life - Talk Talk

Geçenlerde psikoloğa gittik eşimle birlikte. Orada ailemden ve çocukluğumdan şöyle bir bahsettim, psikolog bana mutlaka terapi almamı önerdi. O kadar çok garip bir ailem ve çocuk hayatım var ki, şu anda mutlu olsam da her şey yolunda gibi olsa da, geçmiş olsa da her şey, delip de geçermiş.

Genellikle terapi olarak müzik, filmler, arkadaşlarla geyik yapma, içme gibi faaliyetleri tercih etsem de, aklımın bir köşesine yerleşti. O kadar çok kötü anım var ki, çoğunu bir daha hatırlamamak üzere silmişim. Belki psikanaliz açığa çıkarır, bilemiyorum. Ama şimdi buraya yazacak kadar ayrıntılı hatırlayabileceksem, o kadar da kötü değil demek ki. Deneyelim bakalım.

Babam o gün, işten sonra manava uğrayıp devasa bir karpuzla eve gelmişti. Ortaokulda olmalıyım. Erzincan' da lojmanda oturuyoruz o zaman. Lojman şehrin biraz dışında. Bütün gün polo tipi bisikletimle lojmanın bahçesini turluyorum; dışarı çıkmamıza izin yok. Ara sıra betondan zeminde futbol da oynuyoruz. Öyle sert ki rüzgar bazen, kaleden kaleye gol atmak oldukça kolay oluyor. Bulunduğumuz mahallede yollar toprak, çakıl. Etrafta ağaç yok, bozkır. Dağlar çıplak, karlı olmadıkları zamanlarda. Her gün gibi bir gündü. Babam gelince yardım etmek için gelmiştim, yanımda bir arkadaş da var. Dev gibi karpuzu, kapıyı açarken babam bana tutayım diye verdi ama emimden kayıverdi. Babam bunun için birden çıkışmasın mı? Şaşırdınız mı? Ben hiç şaşırmadım aslında. Çünkü o dönem babam olur olmaz her şeye kızardı. Hatta kızmadığı şeylerin sayısı oldukça azdı diyebilirim. Ajansta her akşam çıkan Özal' a kızardı. Bardağı yanlış yere koyan anneme kızardı. Yorganın altından Dallas' ı izlemeye çalışan kardeşimle bana kızardı. Yobaz, çalışmayan, bütün gün başkalarının odasında çay içip duran hakimlere kızardı. Yani o kadar büyütecek bir şey yoktu. Arkadaşımın yanında gurur gösterisi yapmak istedim herhalde. O kadar tiyatro yaptım ki, herkes çok üzüldüğümü düşündü. Eve çok geç geldim o gece. Annem karpuzun aşırı büyük olduğunu, yıkarken kendisinin de bir kaç kez düşürdüğünü söyleyip teselli etmeye çalıştı.Kaç kilo olduğunu söyleyemeyeceğim, elimden kayıp gitti, hiç tutamadım ki. Parmaklarımdan süzülüşünü, o hissi o kadar canlı hatırlıyorum ki oysa. Babam hiç gönlümü almadı, ne düşünüyordu bilmiyorum. Ama ben onu olduğu gibi kabul ettim ve bağışladım. Zincirler veya babamın psikolojisi gibi çözemeyeceğim şeyler hakkında düşünmüyorum artık.

Erzincan' da babamın çalışma odasında otururken birden karar verdiğimi hatırlıyorum. Ben artık ortaokula gidecektim ve yabancı müzik dinlemeliydim. Babam destekledi bu merakımı, Hey dergisi alıp getirirdi bana. TRT3' ün başına geçip radyodan kayıtlar yaptım. Talk Talk'ı ilk o zaman duymuştum.  Çocuklara göre değildi ama o dönem new wave ve synth pop çok modaydı ve Talk Talk "Such a Shame" sayesinde gençlik dergilerinde Türkiye'de bile bir paragrafı işgal etmeyi başarmıştı.

Üniversitedeki kankalarımdan biri vasıtasıyla tekrar gündemime oturdu It's My Life albümü. Arkadaşım en az benim kadar seksenler ve new wave hastasıydı. Sonradan en baz benimki kadar sorunlu bir ailesi olduğunu fark ettim. Tesadüf olduğunu hiç sanmıyorum. Son derece demode bir tarz olmasına rağmen hala sıkça dinlediğim bir kayıt It's My Life. Mark Hollis açık ara new wave döneminin en iyi şarkı yazarıdır kanımca. Duygular o kadar yoğundur ki, elektronik ritm ya da efektler onları örtmekte kifayetsiz kalırlar. Vokal romantik olamktansa acılı hatta yürek burkucudur. "Renee" de, "Tomorrow Started" da ağlayasım gelmiştir defalarca. Yalnızken odamda dokunmuştur karamsar yıllarıma. "It's My Life" gençliğin dokunulmazlık çığlığıdır. Hem anlam hem de müzik olarak yakarışları işitebilirsiniz. Talk Talk' a sadece müzik grubu demenin anlamsızlığını düşünürüm bazen. ne kadar az insan siz loş odanızda otururken otuz yıl önceki kayıtlarıyla yüreğinize dokunma yeteneğine sahiptir halbuki.

It's My Life Talk Tallk un en iyi albümü değil belki. Ama ortaokul dönemi anılarıma da eşlik ettiğinden bende yeri ayrı. Hiç tanışmadıysanız 30 yıl kadar geç kalmışsınız. Önemli değil çünkü iyi müzik demode de olsa iyi müziktir.

16 Aralık 2013 Pazartesi

Hey Ma - James


İş arkadaşlarının eşleri grup olup sürekli bir araya gelirlerse ne olur? İş arkadaşlarından daha iyi arkadaş olacakları, birbirleri ile daha çok şey paylaşacakları açık. İşte zaten sürekli birbirine gören ama sosyal hayatta bir araya çok sık gelemeyecek, farklı karakter ve zevklerdeki insanları, yani kocalarını da yerlerinden kaldırmayı başarırlar. Kadınların genlerinde mi var, kendilerini çok daha kolay ele veriyorlar. Başkaları hakkında olduğu kadar kendileri, ilişkileri hatta bazen çok özel şeyler hakkında konuşuyorlar. Dünyaları, ilgi alanları, duygu derinlikleri biz erkeklerin algı limitlerinin çok ötesinde; biz onları anlamakta bile zorlanıyoruz ki, bazen bize neden ihtiyaçları var merak ediyorum. Halbuki bu dünya erkek egemen bir dünya değil mi? Bugün baskıcı bir iktidarı yıkmak için bile kadınlara güveniyorsak, ipler kadınların elinde demektir.

Beyler, hiç şikayet etmeyelim. Zaten bizi sırf simetri olsun diye oturttukları yemek masasında, onlar hünerlerini sergilerken, bizler lezzeti takdir etme görevini bile büyük bir lütufmuş gibi yapıyoruz bazen. Düşünsenize uğraşmış o kadar; siz tadına bakıp kusur buluyorsunuz, suratınızı ekşitiyorsunuz, neden kendi sevdiğinizi yapmadığını soruyorsunuz, annenizinki ile karşılaştırıyorsunuz. Taş olsa çatlar yahu. Bir de tadına baktığımız yemeğe iltifat ettiğimiz için centilmen olmuyor muyuz, tam komedi.

Benim eşimin yemeklerini beğenmek için centilmenliğe pek lüzum yok. Gurme olsa adam dağılır, o derece. Başkası da aynı tarifle yapıyor niye güzel olmuyor? Demek ki elde bir lezzet var. Bir dokunuş ve tamam: Sihirli parmaklar. Hele o çorbalar yok mu? Sadece evde yapmakla, insanlığı bu zevkten mahrum bıraktığı için ceza verilse yeridir.

Son yemeğimizde ziyarete gelen iş arkadaşlarıma, klasik pazı dolmasını yapmış. O pazı yapraklarının kekremsi tadı öyle bir geliyor ki ta burnumuza kadar, etli ve zeytinyağlı konseptlerini bir araya getiren iç dolgusu lokum gibi kayarken farkına bile varmıyoruz. Yapraklar diri kalmamış, tam eriyecekken ateşin üzerinden alınmış. Beyaz tabağın üzerine balık istifi dizilmiş sarmalar, yanlarına ince dilimlenmiş limonlar ile hoş bir sunumdu ancak çabuk bozuldu tabak doğrusu. İştahıyla ve ona karşı diyetiyle ünlü bir abimiz, tat ve içerik hakkında yorum yapa yapa, birkaç tane daha götürmek için bahane yaratıp durdu.

Değişik şeyleri keşfetmeyi sevsek de, alıştığımız tatlardan kolay vazgeçemiyoruz. Sevdiğimiz müzik grupları için de geçerli bu. Yeni albümler çıktığında öncekileri hatırlayıp karşılaştırıyoruz, farklı bir doku bir deney varsa kolayca dışlayanlarımız oluyor. Ben James' in eski albümlerinin sadık bir hayranı olsam da grup dağılınca kopmuştum ve geri dönüşlerine yeterli ilgiyi gösterememiştim. Pleased To Meet You, Laid ya da Seven gibi bir şaheser olmayacağından endişe etmiş olmalıyım.

Aslında aradan geçen 7 yılın ardından James' in tekrar ortaya çıkmış olması bile güzel. Hey Ma' yı dinlediğinizde grubun büyük bir ticari beklentisinin olmadığını, ayakta kalan klasik tarzları ile doksanların sonlarındaki uçuk deneyselliklerini karıştırdıklarını söyleyebiliriz. Günümüzde James' e, Radiohead' e, Oasis' e benzeyen pek çok grup türediğini düşünürsek, onları farklı kılan cesaret, çekicilik, esprili yaklaşımın örneklerini görüyoruz bu albümde. Hatta protest tarafta sesini yükseltiyor ve bu yüzden popüler hitler bekleyenleri uzaklaştırıyor.

Bütün geri dönüş hikayesi güzel de, bünyeye enerji lazım, coşku lazım. O yoksa sıradışı müzikalite, şiirsellik, deneysel yenilikler lazım. Hey Ma' yı doksanlarda duymuş olsaydık tutup başköşeye koyabilirdik. Başarılı bir prodüksiyon olsa da, besteler yıllar sonra geri gelmiş bir efsaneden beklenen hitler yok burada. Yine de akustik ritmlerin üzerine oturtulan, trompetlerle süslü klasik James tınısındaki "Hey Ma" ve "Boom boom", ilk defasında Lou Reed 'den dinliyorum zannettiğim "Waterfall"  dikkat çekiyor. Albümün yıldızı bence, "Of Monsters, Heroes and Men". Tiz ve yavaşça sönen gitar introsu ile, sonra org ve piano altyapısı üzerine okunan hikayesi ve ardından gelen trompet solosu ile grup ballad nasıl yapılır dersi veriyor adeta.

Yirmi yıldır en favori gruplarımdan olan çiçek grup James' in yeni kayıtlarını merakla bekliyor olacağım. Hem alıştığım tatları hem de yenilerini bulabilmeyi umuyorum.

15 Aralık 2013 Pazar

Demolished Thoughts - Thurston Moore

Fırtınalı ve karanlık bir geceydi. Dondurucu soğuktu. Dışarıda olduğu kadar içerisi de soğuktu. Çünkü gündüz odaları temizleyen Olga, havalandırmak için açtığı pencereleri açık bırakmıştı. Akşam gelip kapatsak da, cayır cayır yanan kaloriferlere rağmen ısınamamıştık uyku saatine kadar. Fabrika inşaatında kalanlar için yapılmış bir baraka odasıydı. Işıklarından her zaman yalnızca biri yanmıştır her zaman. Televizyon ise hiç çalışmamıştır, kablosuz internet bile sorunludur. Banyosunda duş aldıktan sonra mutlaka göl oluşur. İkinci bir yatak vardır acil durumlar için, fazla kullanmamışımdır. Yatağımda uzanırken genellikle bilgisayar kucağımda uyuyakalmışımdır, bacaklarımın ağrısına eşlik ederek. Bu berbat odadaki yarı zorunlu ikametim sırasında müziğe olan bağımlığım çok artmıştır. Odamdan müzik, küçük buzdolabımdan da biralar hiç eksik olmazdı.

Çeşit çeşit biralar bulunurdu, limonlusundan, Bavyera' lısına kadar neredeyse hepsi. Her şişeden iki tane alırdım, bir dostum eşlik eder belki diye. Genelde yalnız olduğumdan ikinci şişeyi de kendim içerdim maalesef. Ardından, Pixies vb. indie rock ile loş odamda zıplamanın akabinde yorgun düşmem ile sonlanırdı eğlence. O zamanlar henüz ağır abiliğe geçiş yapmadığımdan şarkıcı-yazar ya da akustik tarzı pek dinlemez, genellikle de gençlik enerjisinden yoksun bulduğumdan burun kıvırırdım. Oysa şimdi dışarısı soğukken sıcacık odamda Thurston Moore' un akustik solo albümünü dinliyorum.

2011 yılında yayınlamış Demolished Thoughts. Önceki solo albümler ve Sonic Youth tarzından farklı olarak akustik gitar, kemal, arp, dikey bas enstrümanları ile kaydedilmiş. Akustik albüm denince, 53 yaşındaki bir punk kahramanından sırtına yaslanıp ağır aksak ninniler yapacağını beklemişseniz çok yanılırsınız. Folk müzikle tek ortak yanı kullanılan enstrümanlar olabilir. Çoğu şarkıda sözler toplam sürenin küçük bir bölümünü tutuyor. "Orchard Street" de örneğin, sözler bittikten sonra şarkı yeniden yaratılıyor sanki. Kendini tekrar eden bir şey bulmak çok zor bu albümde. Tüm şarkılar beklenmedik yönlere kayıyor. Bazen çalanlar bazen de prodüksiyonun etkisiyle bir şeyler doğaçlama gibi hissediliyor. Akustik olmasına rağmen Sonic Youth havasını hissedebiliyorsunuz bazen. Davul ataklarının yerini paralanan gitarlar, elektrikli gitar gürültüsünün yerini de arp ve kemanlar almış durumda.

Albümün güzel müzik insanı Beck tarafından kaydedilmiş olması da ayrı bir tat katmış. Moore' un vokaline katılan yerinde ekolar, basın arka plandaki oyunları sayesinde sözler müzik üzerinde kayıp gidiyor adeta. Lo fi gruplarındaki gibi ölçülü olma kaygısı da yok. Sözlerdeki yalnızlık ve dışlanmışlık hisleri için mükemmel bir atmosfer yaratılmış.

Demolished Thoughts benim gibi 20 yıllık Sonic Youth hayranını bile şaşırtmayı başardı. Eğlenip eşlik edebileceğiniz şarkılar yerine, dinleyip hayranlık duyacağınız bir müzik arıyorsanız, bu albüm vasıtasıyla Thurston Moore ile tanışmaya hazırlanın. New York' tan gelen en fantastik sanat etkinliğini yakalamış olacaksınız. 

14 Aralık 2013 Cumartesi

Pet Sounds - The Beach Boys

Hep hayalini kurduğum bir evde yaşadığımı sanıyorum. Farklı bir açıdan bakarsak öyle uçuk hayallarim yok. Evde olmasını  istediğim şeyler var, istemediğim şeyler yok. Çünkü ev bizim kontrollü alanımız, nereye ne asmak istersek onu asıyor, neresine ne kadar eşya koymak istersek onu koyuyoruz. Süslemek de boş bırakmak da elimizde. Dostlarımın evlerine gittiğimde bazen garip şeyler görüyorum. Dev televizyonlar, akvaryumlar, çiçeklerle dolu bir balkon vs. Pek ilgimi çekmiyor açıkçası. Bir evde her birey için yeterince özel ve birlikte alan varsa ve fonksiyonelse yeterlidir. Sonuçta işte daha çok zaman geçiriyoruz, haftasonları da evden çıkmak için planlar yapıp duruyoruz. İş yerimizi veya iş ortamımızı güzelleştirmek için bu kadar uğraşıyor muyuz?

İlla bir hayal kurmam gerekirse, yaşadığım şehir yerine uzakta, denize ve deniz havasına fazla uzak olmayan bir yerde evim olmasını isterdim. Ara sıra kaçardım sığınağıma. Öyle çok büyük bir ev olmasına gerek yok, bahçesi olsun, bir de geniş bir verandası. Bahçesinde meyve ağaçları olsun. Gölgesinde yazın oturacağım bir çınarım olsun. Garajında bir teknem olsun, kışın saklanıp yazın çıkayım kabuğumdan. Hayal kurmanın sonu yok. Ama aslında hiçbirine gerek de yok. Dostlarım gelip gitsin yeter, birlikte güzel zaman geçirilen her ev, mükemmel evdir benim için.

Böyle pastoral ev hayallerine eşlik eden şarkı, daralıp bunaldığında "Eve gitmek istiyorum" veya "Bırakın eve gideyim" diyen "Sloop John B." dir. Beach Boys' un efsanevi Pet Sounds albümündedir. Bugün izninizle, geçenlerde morali ve psikolojisi çok bozuk bir arkadaşıma terapi olarak önerdiğim Pet Sounds' dan bahsetmek istiyorum.

Pet Sounds zamanında müthiş bir ticari başarı yakalamamış ancak yılalr içinde pop müzik tarihinin en takdir edilen, etkileyici ve ilham verici kayıtlarından biri haline gelmiştir. Brian Wilson' ın yaratıcılık ve şaşmaz yeteneğinin en güzel eseridir. Her şarkısında sürrealizm, melodram ve devrimcilik arzusu hissedilebilir. Sofistike şarkı yazarlığı, kompleks müzikal aranjmanların zirve yapmış bir stüdyo becerisi ile işlendiği bir eserdir. Öyle pop deyip geçmeyin, 60' lı yıllarda farklı bir yaratıcılık ile üretiliyormuş. Denemelerin sonu yokmuş. Barok etkiler altında olan Brian Wilson bazı şarkılarını "cep senfonisi" olarak tanımlamış. Grup üyeleri turnedeyken o stüdyoya kapanmış, albümün neredeyse tamamını kaydetmiş. Döndüklerinde ufak tefek ilaveler yapıp albümü tamamlamışlar.

Mükemmel arajmanlar dışında akılda kalıcı melodiler ve sözler içerir Pet Sounds. Açılıştaki "Wouldn't it be nice" hayal kurmanın güzelliğini anlatır bize. "God Only Knows" un o vokal armonisi olmasa sözleri düpedüz arabesktir. " I Just Wasn't Made For These Times" aradığı dostu bulamayan adamın öyküsüdür. 2 enstrümantal parçayı bir kenara ayırırsak; çoğunluğu ağır, hayal kırıklıkları, ayrılık, çaresizlik ve hüzün dolu şarkılardan oluşuyor albüm. 3-4 tane Beach Boys' u hiç bilmeyenlerin bile onlardan bekleyebileceği, eğlenceli surf rock tadında şarkı var. Tüm albüm ortak prodüksiyonun eseri olduğundan ortaya çok uyumlu bir albüm çıkmış, tempodaki iniş çıkışlar kulağı hiç tırmalamıyor. Aşırı uca kaçılmadan mükemmel karışım yakalanmış.

1966' dan beri dinleniyorsa, bulanımın eşiğindeki insanlara tedavi olarak önerilebiliyorsa Pet Sounds' da Beach Boys altın formülü bulmuş olmalı. Pet Sounds çıkmadan önce de onlar çok ünlüydü ve popülerdiler. Hatta Beatles' a tek rakip olabilecek gruptu. Ama yenilik ve yaratıcılık arayışı onları bu maceraya sürükledi. Bize de tarih yapraklarını çevirip bu güzel hazineyi keşfetmek düştü.

12 Aralık 2013 Perşembe

Bloodsports - Suede

İlk işime başladığım 1999-2000 dönemi hayatımın en mutlu yıllarıydı. Daha o zaman farkındaydım, hayatımın en güzel geçirdiğimi biliyordum. Cuma günleri kalktığımda içimde bir heyecan olurdu. Akşam nasıl da eğleneceğimizi bilir, karşılaşacağım sürprizlere ve garip muhabbetlere bünyemi hazırlardım. Okuldan yeni mezun olmaya çalıştığımız dönemdi. Eşimle  sadece çıkıyorduk. Hala gençtik ve sıkı eğleniyorduk o zaman. Okuyorduk, geziyorduk, sohbet ediyorduk, çimlere uzanıyorduk, her fırsatta canlı müzik dinliyorduk. Sevdiğim grupların resimleri strafor panoma iğnelenirdi o dönem. Şarkı sözlerini çevirir, defterlerimin arasına koyardım. Hollanda seyahatimden bar giriş biletimi bile atmamıştım. Eindhoven' deki Efenaar adlı klübe bir daha gidemem diye anısını saklamak istemiştim.


Çalışıyorduk da, ama o zamanki enerjimize söre basit bir işti benimkisi. Basit problemlerle uğraşıyormuşum gibi geliyor şimdi bakınca. Her gün yarım saat geç gelirdim işe geceleri 2-3 gibi yatmamın etkisiyle. Fazla mesai yapmama da pek gerek kalmazdı. İş yerim bir ofisti. Bir odada iki takım liderinin arasına yerleşmişti çalışanlar. Birinin adı dişi kurt anlamına geliyor, diğeri de tayfun yani fırtına. Artık manzarayı siz düşünün. Bunlar okuldan çok iyi arkadaştı. Asena' nın "Bir işimiz düzgün gitsin, ortada soyunacağım" sözünü kendisine sıkça hatırlatsam da sonuç alamadım. Düğününde masaya çıkıp oynamasını da hiç unutmam. Karşı köşede ses tonu ve fiziksel olarak İtilmiş ile Kakılmış' a benzettiğim Ümit-Aysel ikilisi otururdu. Ümit kendisine çok soru sormamdan olacak bana "Sütoğlan" derdi. -Hala diyor ya neyse. - Sadece çay almak için yerinden kalkardı. Zamanında belinden ameliyat olduğu için kilo almış ama o dönem neden eşofman altı ile işe geldiğini pek çözememiştim. Yağız Anadolu delikanlısı tarzında 2 arkadaşımız vardı, bunlar da kankaydı, Erkan ve Ferhat. Uzaktan uzağa birbirine seslenirlerdi. Bir de her problemi, her olayı  doktor kocası ve oğluşu hakkında her detayı sürekli olarak anlatan, her iş için Asena' nın görüşünü soran, neredeyse hiç susmayan Ömür vardı. İki tane de sekreterimiz vardı. Selda tam karşımda otururdu, komik bir şey duyduğunda işveli bir şekilde gülerdi. Umarım şimdi evlenmiştir. O dönem henüz evlenmemiş olduğumdan, Selda' ya her sabah otobüste gördüğüm bir kıza nasıl tutulduğuma dair bir fantezi anlatmıştım. Hastasıyım onun, derdim. Her gün merakla o kızın o günkü giyimi ve makyajı hakkında güncel bilgileri sorardı. Velhasıl o kadar geyik muhabbeti, telefonun hiç durmayan zırıltısı, belden aşağı sohbetler, kızınca "Şimdi sevecem ha" diyen bir patron ve bu ilginç karakterlerin arasında bendeniz. Oradan nasıl düzgün iş çıkmıştır, hep şaşırmışımdır.

Bir akşam ofiste çalışırken Hollanda' dan bir paket aldım, kız arkadaşımın ablasından. Utrecht' te gittiği Suede konserinden bizim için ikimize de konser tişörtü almıştı. Doğrusu ikisini de ben giydim, milli formam oldu. Bugün o tişörtler eskidi, soldu, ama hala birini giyiyorum. 2002' de Suede dağılmadan önce, İstanbul' daki konsere aynı tişörtle gittim. Ama artık yeni bir işim vardı, ama yeni işe girdiğim için izin hakkım yoktu. Vurucu cümleyi söyleyince kim olsa izin verirdi:  Suede konserine gitmeyeceksem çalışmanın ne anlamı var!

O zamandan beri ilk kez Suede bir albüm yayınlıyor. Doğrusu beklenti çok yüksek değildi. Brett Anderson oldukça demoralize solo albümler yapmıştı arada. İlk Suede gitaristi Bernard Butler ile The Tears projesini yapmıştı ama nedense devamı gelmemişti. İkinci kadronun toplanması gecikmiş olsa da sonuç bütün tasaları alıp götürdü. Coming Up havasında bir albüm olmuş Bloodsports. Özellikle "Snowblind" ve "Hit Me" tipik Suede hitlerinin yeni versiyonları gibi. "Sabotage" ve özellikle "For The Strangers" (Duyduğumdan beri 10 kez arka arkaya dinlediğimden 2013' ün en sevdiğim şarkısı oldu) özlediğimiz Suede tatlısına kavuşturdu bizi. Grup hiç bırakmamışcasına enerjik. Bunu tamamen günümüzün müzikal açlığına bağlıyorum. 2002' de bu bestelerin çıkacağı bir ortam yoktu. Müzikal ve kültürel bir çöküş dönemiydi, o dönemde çıkan gruplar genellikle kalıcı olamadılar zaten. Suede ise dondurucudan çıkarılmış gibi, 20 yıldır hiç değişmemiş.

Suede pek çok yönden kendine has bir grup. Kimden etkileniş olurlarsa olsunlar, müzikleri kendine özgü bir gitar tınısı, armonisi ve şarkı söyleme şekli barındırıyor. Şarkılarla yarattığı ambiansı da ben başka hiçbir grupta göremiyorum. Hele o baladlar. Uzayıp giden aaahh ve uuhh lar. Garip bir biçimde albümün ilk 6 şarkısı daha hızlı iken son 4 şarkısı ise ağır tempo. Hiçbir ritm enstrümanı kullanılmayan "What are you not telling me?" ile ilk dönem Suede b yüzlerini andıran, melankolik "Always" bu bölümün parlayan yıldızları. 

Benim gibi hasta bir Suede hayranından daha farklı bir yorum duymayı beklemezdiniz herhalde. Onların müziğinin benim için anlamı ve değeri çok büyük. Ama benim gibi hastası olmasanız da, hatta onları hiç tanımıyorsanız da fark etmez, keşfetmek için uygun bir albüm Bloodsports. Kim bilir? Belki siz de aramıza katılırsınız.

10 Aralık 2013 Salı

Sugaring Season - Beth Orton

Her gün yazı yazmak için klavyenin başına oturmak, ancak ciddi bir kendini ifade etme arzusundan kaynaklanabilir. Hele ki çalışıyorsanız ve tembellik yapmak için fazla zamanınız yoksa. Anlatmak istediklerimde geçmişe dair olgu ve olayların çoğunlukta olması içimi hüzün ile dolduruyor bazen. Bazen kendime uzaktan bir bakıyorum da, hala 2013' e gelememişim gibi görüyorum. Sırf yıkmak için bunu, 2013 albümlerini de ele almaya başladım. Yine de fırsat buldukça geçmişe kaçıyor olduğumun farkındayım. Ama bu büyük bir kayıp değil. Müzikte çağdaş ve güncel olmaktan daha değerli olan, zamanlar ötesi ve hatta ölümsüz olabilmektir. Genellikle okumanız için bende yer eden, o anlamda kalıcı olacağına inandığım albümleri seçiyor olacağım. Arada sırada yıllardır plakçalarımda döndürmekten sıkılmadığım, müzikalitesinin sadık bir hayranı olmakla gurur duyduğum bazı kayıtlardan da bahsedeceğim. Hatta, vakti zamanında gereken değeri vermeyip yeni keşfettiğim albümleri de konuk etmekten çekinmeyeceğim. Özetle zaman,  dönem kısıtı yok burada.

Beth Orton' un Sugaring Season albümü de 2012' de yayınlanmış olmasına rağmen ben 2013 de dinlemeye başladım. Kendisi ortalama 5 yılda bir albüm yaptığı için çok da geç kalmış sayılmam, değil mi? Hiç dinlememiş olanlar için söyleyebileceğim, Beth Orton' un müziği herhangi bir besteci şarkıcıdan bekleyebileceğinizin ötesinde bir çeşitlilik içeriyor. Akustik gitarlı baladların ardından, yaylılar eşliğinde vals tınılarıyla dans ederken bulabiliyorsunuz kendinizi. Sesini o kadar farklı tonlarda kullanabiliyor ki, şarkıları ayrı ayrı duysanız farklı kişiler tarafından seslendirildiğine inanabilirsiniz. Ayrıca son albümünde neredeyse 20 yılı bulan müzik kariyerinin olgun sesini de duyabiliyorsunuz.

Artık olgun bir müzisyen olan Orton' un ağırbaşlı yorumu, aşırı uçlara kaçmayan ancak aynı zamanda da vokale eşlik etmekle sınırlı kalmayıp gerekli vurguları yapan dengeli bir orkestra ile birleşince "Kaliteli" sıfatını hak eden bir albüm çıkmış ortaya. Albümün altyapısını oluşturan orgun sesi zaman zaman 60' lardan bir Dylan albümü hissi uyandırıyor, ağır baladlarda ise dikkat çekici yaylılar devreye giriyor. Geri vokaller minimumda tutulmuş, asla ana vokalin önüne geçip kafa karıştırmıyor.

Albümün bombası " Poison Tree" William Blake' in ünlü şiirinin başarılı bir uyarlaması. Birkaç sabah üst üste mırıldanırken bulunca kendinizi, ister istemez sözleri buluyorsunuz. "See Through Blue" vals yaptığınız parça, keşke hiç bitmese diyorsunuz. "Candles" da Orton' u en hırçın haliyle duyuyoruz. Hüzünlü ve karamsar parçada kemanlar öyle bir kafanıza vuruyor ki, "Ağlamanın başka bir yolunu buldum" diye eşlik ediyorsunuz ister istemez. "Call Me the Breeze" de ise basitliğin şarkı yazarlığının altın kuralı olduğuna bizzat şahit oluyoruz. Vokallerdeki çarpıcı değişkenlik sayesinde, denize, göğe, rüzgara, toprağa ulaşmak isteğine çoşku ile katılıyoruz.

Merakınızı gidereyim. Beth Orton' un önceki albümleri de birbirinden ilginç besteler, daha da çeşitlilik sunan vokal performansı içeriyor. Geçmişi bir kenara bırakalım, umarım bu sıra dışı müzikaliteyi yeni ve daha sık çıkacak albümlerinde de görebiliriz.

Imagine - John Lennon

4 yıl kadar önce en sevdiğim şarkı Rusça kursunda sorulduğunda resmi 1 numaram yoktu. Oasis' den "Live Forever" ı seçmek için yorucu bir akşam geçirmiştim. Ancak blogumda 2 numaralı şarkımı yazmıştım. (Bkz. http://doksanlardanbuyana.blogspot.com/2009/04/little-wing-jimi-hendrix.html) 1 numaradan bahsetmek bugüne kısmetmiş.


"Live Forever" ı önce adamım Evan Dando' nun  sesinden tanıdım. Belki de biraz gayri ciddi bir versiyondu The Lemonheads' inki. Ama olsun, zaten şarkı da çok ciddi değildi. Benim için bir şarkıdan öte bir şey olduğuna karar verdim. Bir marştır. Anlamı hayatta kalmaktır. Yaşamaktır ama dolu dolu, her anın kıymetini bilerek. Uçmaktan bahseder; benim için anlamı aşık olmaktır; korkmadan, çekinmeden, kural tanımadan. Dibine kadar hissetmektir tüm duyguları. Acılara hazırız, yağmurda sırılsıklam ıslanmaya da. Aşıkları diğerleri anlayamaz, göremezler onların gözlerinden, ne birbirlerini ne de dünyayı. Belki hayal ettiklerimize asla ulaşamayacağımızı söylerler, ama bunun için oturup ağlayamayız değil mi? Şimdi ayağa kalkıp mücadele etme zamanıdır, elbet yolumuzu buluruz, belki de yol bizi bulur, hatta belki de çabamız yolun kendisidir. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşama bağlı olmalıyız. Din bizi sürekli ölüm ve sonrası ile meşgul eder. Halbuki şimdi buradayız ve hayattayken, nefes almaktayken bizi hiçbir şeyin bağlamasını istemiyoruz. Tek istediğimiz uçmak, inanışlar ya da annemizin bahçesiyle ilgilenmek istemiyoruz. Sen de benim gibisin, ruhumuz eş, biz onların asla göremeyeceklerini görürüz. Sen ve ben, sonsuza dek yaşayacağız.

Noel Gallagher bu parçayı Inspiral Carpets ile turne teknisyeni olarak çalıştığı bir dönemde yazmış. Bir röportajında Nirvana' nın Türkçesi "Kendimden nefret ediyorum ve ölmek istiyorum" olan parçasını dinlemiş ve tepki olarak bu sözler oluşmuş kafasında. Müziğini de ünlü bir Rolling Stones parçasından türetmiş. Keşke bizim için de böyle kolay olsaydı. Ben ne şarkılar dinliyorum, hem de ne muhteşem şarkılar! Henüz bir beste yapmış değilim. Ama sanırım, kafaya koyma meselesi bu da, yani yeterince istersen yapabileceklerimden. Bakalım, göreceğiz.

"Live Forever" ın teması hayata bağlılık olsa da, sonsuza dek yaşama fikri nedeniyle, genellikle vaktinden önce dünyadan ayrılmış rock müzisyenlerine çok yakıştırılmış bu şarkı. Klibinde John Lennon, Jimi Hendrix, Sid Vicious ve John Bonham' in fotoğrafları sık sık görünmektedir. Oasis' in 2000 yılında Wembley' deki konserinde - ki bu sadece bir örnektir - John Lennon' ın resmi ve bazı özlü sözleri eşliğinde son şarkı olmuştur "Live Forever". Bu bağlantıyla ve 8 Aralık' ta, ölümünün 33. yılında rock müziğin bu büyük yüreğini  anmak için birkaç paragrafı da Imagine albümüne ayıralım izninizle.


Imagine gelmiş geçmiş en ünlü şarkılardan biri ve albümün açılışında yer alıyor. Belki Plastic Ono Band Lennon' ın The Beatles sonrası en iyi albümü olabilir ama Imagine de en içten ve cesur olanı kesinlikle. "Gimme Some Truth" da riyakar medya ve politikacılardan bıkkınlığını haykırırken sesinin çatlamasını çok doğal karşılıyoruz.  "How Do you Sleep?" eski dostu McCartney' e açık bir tepki. Org ile süslenen altyapı kızgınlığını gizleyemiyor. "I Don't Wanna Be a Soldier Mama I Don't Wanna Die" da asker olmak istemiyor, avukat olmak istemiyor, başarısız olmak istemiyor, zengin ya da fakir de olmak istemiyor. Ölmek de istemiyor ama manyak bir kurşuna kurban gideceğini 1971' deyken henüz nereden bilebilirdi?

Imagine şarkısına benzeyen 3 güzel piano balladı daha var albümde, Jealous Guy' ı liseden beri bilirim. Diğerleri de zevkle dinleniyor, "Oh My Love" da her aşkta yeni duyguların keşfedileceğini en yalın haliyle anlatıyor Lennon sevgilisi Yoko ile birlikte. Albümdeki diğer parçalar country rock' n roll tarzında ve oldukça eğlenceli. Finaldeki "Oh Yoko" ile bu ölümsüz aşkın coşkusuna ortak oluyoruz.

Gelin bizler de Noel Gallager' ın da sıkça yaptığı gibi büyük usta Lennon' ı özlemle analım. Ne güzel insandın be John Lennon. Sen hepimize sevmenin, özgür olmanın, sadece bugün için yaşamanın, kimseye düşman olmamanın değerini anlattın.  Tabii ki gönül gözleri kapalı insanlarla dolu dünya, seni ve neslini anlamadılar. Değişen bir şey yok. Bugün de bizi anlamıyorlar. Ama baskıya, talana, savaşa, kin ve vahşete karşı insanlığın mücadelesi sürecek. Sen yerinde rahat uyu.

8 Aralık 2013 Pazar

Fade - Yo La Tengo

Geçen Ekim ayında Yedigöller' de kamp yaptık. Yaprakların dökülüp ağaçların renkten renge büründüğü, yeşil ve sarının türlü tonlarının dans ettiği pastoral manzaradan etkilenmemek mümkün değil. Yüzeyi yapraklarla kaplanmış göllerin etrafında gezmek mis gibi orman havasını içine çekmek için en uygun mevsim sonbahar. Herkes bunun farkında olacak, bayramın 2. Günü kamp alanında yaklaşık 60 çadır vardı. Ateşler yakıldı; şarkılar, türküler söylendi. Sabah çiseleyen yağmur damlalarının sesiyle uyandık. Az uyusanız bile bomba gibi kalkarsınız kampta. Hava ne soğuk ne sıcaktır. Böcekler pek ortalıkta görünmezler. Saatler geri alınana kadar günler de kısalmamıştır henüz. Herkesin şehirde yeniden toplandığı yazın son demleridir aslında. Doğa her ne kadar solup, kapatmaya başlasa da perdelerini, sosyal başlangıçların mevsimidir sonbahar. Yazın toplanan enerjiyle işlere sıkıca sarılınır. Bir sonraki senenin planları yapılır. Bir sene sonraki tatiline kadar sürecek hayatımız başlamıştır artık.

Evimizdeki rutinimiz birbirimize sürekli anlattığımız tatillerden daha çok zaman tutar hayatımızda.  Artık evimizde yılın güzel albümlerini dinleyebiliriz. 2013 sevdiğim pek çok grubun yeni albüm yayınladığı hatta bazılarının tekrar bir araya geldikleri bir yıl oldu. Yo La Tengo 4 yıl sonra döndü. Fade Ocak ayında çıkmıştı ama tam da sonbahar havasına uygun bir albüm. Biraz lo-fi biraz indie havasında. Hatta albümün son şarkılarında post rock etkileri bile görülüyor.

Yo La Tengo naif havasıyla 90' ların karışık kaset havasını yaşatan bir gruptur benim için. Onlar hiç bir zaman büyük birer yıldız olma yoluna girmediler. Eşsiz bir cover versiyon repertuarı oluşturup müzikseverlerin odağında olmayı da başardılar. Hit parçalarla coşmak yerine yüzden fazla iyi şarkı duyduk onlardan.
"Well you better" ve "Is That Enough" albümün en neşe verici parçaları. "Ohm" gruptan doksanlarda duymaya alıştığımız indie havasında.


İster onları ilk defa dinleyin, ister yıllardır takipçileri olun, herkes için yeni olan ağır şarkıları albümün. İndie rock' dan uzaklaşmaları önce hoşuma gitmese de dinledikçe sarıyor bu ağır parçalar. "I' ll Be Around" ve "Before We Run" da dinledikçe sevecek yeni sesler duyuyorsunuz.Sonbaharın ürettiği bol ayvaların müjdelediği kara kışın kapımızı çaldığı şu günlerde, gün batımından şafağa, karanlık zamanların güzel bir eşlik müziği olacak Fade. 

7 Aralık 2013 Cumartesi

AM - Arctic Monkeys

Mutfakta penceremin önünde duruyorum. Dışarıya bakıyorum. Soğuktan, kafasını montunun içine çekmeye çalışan bir adam geçiyor. Yere bakarak, hızlı adımlar atıyor. Kafasını kaldırsa beni görecek. Ben onu görebiliyorsam o da beni görebilir mantıken. Mutfak penceresi de olsa birisinin beni gözetlemesini istemem doğrusu. Ya beni iç çamaşırlarımla, ya da uygunsuz pozisyonda görürse. Ne bileyim, belki de canım mutfak fantezisi yapmak istemiştir.   Perdeyi indirmedim diye naklen yayın mı olacağım? Üstelik şifresiz.

Düşünmesi bile korkunç. Ama şu aralar sürekli dinlediğim "Arabella" ve bira vodka karışımının etkisi ile olmadık şeyler yapmak mümkün. Hele o "I wanna be yours" nedir öyle? "Sıcak kahve seviyorsan kahve fincanın olurum" ne demek? Sorarım sana Alex Turner. Sanırım son zamanlarda sen de benim gibi Leonard Cohen dinlemeye başlamışsın. "Saçının jölesi olurum", "Tozunu emen süpürgen olurum" denir mi bir kıza? Hatun deri çizmeleriyle çiğneyip geçmez mi seni? İç çamaşırın dantelinde, dövmesinin mürekkebinde sallar seni vallahi.

Ama şanslıysan, biraz da kimyasal destek aldıysan, işin olur. Ama lütfen benim mutfağımdan uzak dur. Bereketi kaçacak yahu. Yalnızca yatak odasında dinleyebileceğim şarkılar var bu albümde. Albümün adında mey menet yok zaten. "One For The Road" da parti sonu fantezisi yapmışsın. Evine gittiğin kızın odasında yere oturup, viski ile devam edebilirsin. Bence sakıncası yok da, bunu herkesin bilmesine gerek var mı canım? "R U Mine" da bağıra bağıra tatminsizim diyorsun. Olmak istediğin yerde olamadığında deliriyor musun? Ya biz ne yapalım? Haftada 45 saat çalışıyoruz. Mesela ben şu an bir konserde olmak istiyorum ama evde oturmuş sizi dinliyorum değil mi?

Olayımız albüm yorumu yapmaktı, unutmuş değilim. Ama siz anladınız, neredeyse her şarkıda seksten bahsetmese AM iyi bir albüm olacakmış. Arctic Monkeys' in kısa denebilecek müzik kariyerinde 5.albümü. Ben şahsen Humbug' ı en favori albümlerim arasına gözü kapalı alırım. Humbug gençlerin bazen boyundan büyük işler yapabileğinin göstergesidir benim için. Diğer üç albümde daha gaz şarkılar, daha sıkı bir rock tınısı var. AM ' da ise çoğunlukla ağır şarkılar hakim, ritm ve blues öne çıkmış. Albümü Whitney Houston seslendirse garipsemeyeceğim neredeyse. Bazı şarkılarda gitar hiç duyulmuyor ya da hiç öne çıkmıyor. Sololar bile öyle arkadan geliyor gibi. Garip prodüksiyona rağmen - şahsen ben daha süslü bir ses mühendisliğini tercih ederdim - yine de çok iyi besteler içeren albüm geçer not alıyor.

Yukarıda bahsettiğim seksi parçalar dışında, albümün sonlarına doğru kıvırtan "Snap Out Of It" ve "Knee Socks" belleğimizde güzel bir tat bırakıyor. Açıkçası akılda kalıcı nakaratlara rağmen, albümün basitliği zaman zaman tekdüzelik boyutuna iniyor. Bir süre sonra sıkılacağım hissine kapılsam da, grubun bunu popülerite adına bilinçli yaptığını düşünüyorum. Efsane olmak istiyorlarsa ticari kaygıları bir yana bırakıp, bir şaheser yaratma peşine düşmeliler.

5 Aralık 2013 Perşembe

Whirlpool - Chapterhouse

Her uyuduğumuzda rüya görüyoruz. En azından bilimsel olarak. Her gece bizi etkileyen olaylar ve insanlar, bilinç altımız sayesinde ortaya çıkıyor ve bize bir olay yaşatıyor. Rüyaları hatırlamak için özel bir yöntem varsa uygulamak isterim. Uzun zamandır gördüğüm rüyaları hatırlamıyorum çünkü. Sabah kalktığımda hiç rüya görmemiş gibi uyanıyorum. Sebebi gündüzleri çok hayal kurup, gecelere bir şey bırakmamam olabilir mi? O nedenle bugün sizlere müzik ile gündüzleri nasıl rüya görülür onu anlatacağım.

Dream pop diye bir tür vardır, çevirelim: Rüya pop.  Vikipedi tanımına göre dream pop itici rock rifleri yerine dokulara ve atmosferik ruh haline  yoğunlaşır. Vokaller nefes gibi çıkar, çoğunlukla fısıldarmış gibi söylenir şarkılar. Sözler içe dönük eleştiriler içerir ve doğal varoluşçuluğun izlerini taşır. Özetle herkes için değildir bu müzik. Hop hop dans edemezsiniz, göbek atamazsınız; kızlar kalça kıvırmaz, stadyumları coşturan dream pop grubu hiç görülmemiştir. Farklı bir eğlence anlayışıdır dream pop sevmek, paylaşıma dayanır, aynı hisleri paylaşanları bir araya getirir. Yıkıcı bir tarz bu, yıkıyor milletin ortasına, tutku yükünü, diyesim gelir. Tutkulu, biraz depresif, biraz da sürüden ayrı olmaya öykünenlerin tarzıdır. Daha agresif haline shoegazing denir. Bu müziği yapanlar öyle yakıştırıldığı gibi utangaç olduklarından değil gitar pedallarıyla uğraştıklarından dolayı sürekli yere bakarlar. Bu nedenle "ayakkabı izleyen" diye anıldılar yıllar yılı.


Tarzın en bilinen temsilcileri Lush, Slowdive, My Bloody Valentine. Chapterhouse ise doksanların başında iki albüm yapıp dağıldığından, günümüzde maalesef nostaljik grup olarak anılıyor. Ama yeterince araştırmacı iseniz mutlaka karşınıza çıkacaktır Whirlpool (Türkçesi: girdap, anafor) albümü. Türün güzel örneklerinden biridir. "Pearl" de parlak gitarlar biter, fısıltı vokaller başlar, onlar biter gitarlara geri vokallerin ambiansı eklenir, sonra tekrar fısıltılar gelir ve tekrar parlak gitarlar, sonra tekrar ambians, ve böyle sürüp gider. Tam bir anafor yani. Nakarata ihtiyacı yoktur, "inci" nin.  Diğer bir inci de "Mesmerise" dır. "Falling Down" da kendinden önce gelen Madchester tarzına göz kırpıyor grup, ekolu gitarlarla. Gizli kalmış gitar sololar ritmik gürültüyle harman olup gidiyor.

Siz de bugün bir değişiklik yapın ve ana akım medyayı kapatın. Onlar bırakın istediklerini sürüklesin akıntıyla. Siz Chapterhouse' a kulak verip kendi girdabınızı yaratın. Takibi bırakmayın girdabın döngüsünü, geleceği hayal edin, geçmişi unutun, sizi rahatsız edemez artık hiçbir anı. En sonunda özünüze ulaşacaksınız, dönmeye devam sufi gibi, müzik gibi...

Several Shades of Why - J Mascis

O bir "Rock'çı". Daha doğru ifade etmek gerekirse bir "rocker". Yani rock hayat biçimini tercih etmiş biri. Onu sıkı bir grunge grubunun konserinde ön sıralarda, eğlenirken, zıplarken, bağırırken, şarkılara eşlik ederken, pogo yaparken ve hatta konserden önce fazla içip sapıttığı için etrafındakilere çapıp duran, milleti rahatsız eden kişileri güzellikle sakinleştirirken görebilirsiniz. Sesi hep yüksek sesle konuşmaktan ya da soğuk biradan olacak, biraz kısıkmış gibi çıkıyor. Yine de, tanışırsanız sizinle sohbet edebilmek için kulağınızın içine var gücüyle seslenecektir.

O hep tişört giyiyor, sıska biri; yatmayı değil hareketi sevdiğinden şişmanlaması zaten mümkün değil. Zamanında uyuşturucuya bulaşmış ama artık temiz. Gerçek bir "Rocker" için kafanın sürekli iyi olması şart değildir. Rock' çı muhalif adamdır. Gerektiği yerde tepkisini göstermeyi, kızmayı iyi bilir. Bunun için hep bilinçli olmalıdır. O sizin öylesine, bilinçsizce yaşamanıza da tepki gösterecektir; herkesi örgütlemek ister. O içimizdeki isyanı en iyi yansıtandır. "Ayağa kalk ve tepkini göster" sloganıdır.

Bizimkisinin karısı da onun gibi rock' çı. Yaşam tarzları bir çocuk sahibi olmalarına biraz engel olmuş, ama "Karım mutlu oldukça ben böyle iyiyim" diyor. Günümüzün gençliği gibi etrafta kulaklıkla dolaşmayı tercih etmez, sosyal ve hoşsohbet biridir. Konserlerin müdavimidir. 90' larda defalarca Nirvana konserine gitti. O bugün de konserden konsere gezer, konser için seyahat eder, mesafe tanımaz. Onu ikimizin de yabancısı olduğumuz, Antwerp' deki Dinosaur Jr. Konserinde tanıdım geçen sene.

Ciddi bir müzik dinleyicisi haline dönüşmeye başladığım 90' lı yılların başından beri Dinosaur Jr.' ı bilirim. Onları 90' larda tanımak benim için bir bakıma bir ayrıcalıktı. Bugün kendimi daha da özel hissediyorum. Bu yaşta tekrar bir araya gelip, tam gaz albüm ve turne yapan; üstelik 30 yılın tecrübesiyle, süper kalite müzik yaptıklarına tanık olmak inanın büyük zevk. Hele Antwerp' deki o konserden sonra cidden hayran kulübüne yazıldım.

Ancak J Mascis' in müziğini özümsemek pek o kadar kolay değildir. Sözleri genelde hayal meyal yabancılaşma veya kafa karışıklıkları içerir. Ama Dinosaur Jr. ' ın çılgın, fırtınalı ses mühendisliği nedeniyle sözler duyulmaz.  Genelde distorsiyon, yüksek ses ve virtüöz derecedeki gitar tekniği esas manzarayı oluşturur. Fakat Several Shades of Why farklı bir albüm.

Bu onun ilk diyebileceğimiz solo albümü ve çoğunlukla akustik. Şimdi 47 yaşında ve gri saçlı, daha 80' lerde ilk indie gitar kahramanı olarak ünlenmiş olan J Mascis' in gitarından ve sözlerinden bilgelik ve isteklilik akıyor. Albümde grup arkadaşları olmamasına rağmen yeterli artistik desteği alan Mascis, bizi müthiş bir armoni ile karşılıyor. "What Happened" ve "Is It Done" gibi, gençlerin pek ilgisini çekmeyecek olsa da büyüklerin kulaklıkla dinleyip hayranlıkla eşlik edebileceği ilahi veya ninniler ile dolu albüm. Merak edip dinleyecek olanlara şimdiden sesleniyorum: Kulübe hoş geldiniz.

3 Aralık 2013 Salı

Paris 1919 - John Cale


Dünyada istediğim bir yere gidebilecek olsam Paris' e giderdim. Ancak günümüzün koşullarında, günümüzün yetişkinliğinde ve hatta günümüzün bunalmışlığında olmazdı bu seyahat. Tıpkı Woody Allen' ın "Paris' te Gece yarısı" filminde olduğu gibi, zamanda yolculuk yapmak isterdim. Sıra dışı yazarların ve performans sanatçılarının kol gezdiği bir ortama ışınlanırdım. Marion Cotillard ile ya da "Köprüdeki Kız" filmindeki haliyle, oturmakta olduğum kafede arz-ı endam eden Vanessa Paradis ile arkadaşlık ederdim. Çılgınca şeyler yapmak isteğimi körükleyecek konyaklar ile doldurup midemi, kollarımı kanat çırparcasına açıp sokak aralarında koşardım. "Bir Endülüs Köpeği" hakkındaki yorumlarımı bir saat boyunca sıkılmadan dinleyebilecek insanlarla, bir yandan sohbet eder, bir yandan da gözlerindeki ışıltıları keyifle izlerdim.

Paris 1919 abümünün isim şarkısında John Cale de, tam da benim yaptığım gibi geçmişe gidiyor ve Versay Konferansı' ndan bahsediyor. Üstelik bunu "Elenor Rigby" tarzı yaylıların ritmleri eşliğinde yapıyor. Bir Endülüs' e, bir Antarktika' nın başladığı yere gidiyor. Shakespeare' den bahsediyor, Billy Wilder' ın 50' lerdeki filmlerine gönderme yapıyor. Gezdiği gizemli dönemleri, var oldukları zamandan koparıp gözümüzün önüne getiriyor.

Paris 1919 barok pop olarak etiketleyebileceğim bir albüm. Bu tarz günümüzde tamamen demode gibi görülse de 60' larda popdaki ana akımlardan biriydi. Beach Boys' un ünlü Pet Sounds, The Beatles' ın Revolver albümlerinde etkileri görüldü. Daha sonra Love, Procol Harum, The Zombies bu tarzın unutulmaz örneklerini verdiler. John Cale o dönemde Velvet Underground' un kurucu üyesiydi ve Lou Reed ile birlikte müzikte devrim yapma peşindeydi. Efsane iki albümden sonra yolları ayrılmıştı. O grubun yaramaz çocuğuydu ve hep deneysel tarafa doğru kırmak istiyordu dümeni. O olmadan Venus in Furs' daki elektro keman tınısını elde etmek mümkün olamazdı ve grubun sonu geldi.

Lou Reed' i geçen Eylül ayında maalesef kaybettik. O günlerde, hala hayatta olan arkadaşı John Cale' i hatırladım. Yaşayan efsanelere hayatlarında değer vermek gerekir. 1973 tarihli, Paris 1919' da Cale' i her zamanki deneyselliğinden biraz uzak ama yine de orkestral müziğin bütün büyülü enstrümanlarıyla bezenmiş olarak buldum. Artık gözlerimi kapatırım, orkestranın ambiansına bırakırım kendimi. Şimdi kah ustanın götürdüğü sonsuz düzlüklerde, kah hayal ettiğim taş kaldırımlı Paris sokaklarındayım. Bir şeylerin daha iyi olacağı inancıyla, bir dahaki yolculuğu geleceğe yapmak istiyorum.

2 Aralık 2013 Pazartesi

Songs of Leonard Cohen

"Söz şeffaf tenlerden açılmışken, Edith' in boynu öyleydi; gördüğüm en ince en yumuşak ten. Biraz ağır bir kolyenin kesip kanatacağını sanabilirdiniz."
Yukarıdaki cümleler, yeni başucu kitabım olmaya aday Leonard Cohen' in müzik yapmaya başlamadan önce yazdığı son kitabı Görkemli Kaybedenler' den. (Orijinal Adı: Beautiful Losers) Blog fırtınası sayesinde, Leonard Cohen' in ilk albümü hakkında yazma cesaretini nihayet toplayabildim. Bu yazının uzun süredir ertelenmiş olmasının nedeni, 46 yıl önce yayınlanmış bu albüme bakarken neyi farklı yapacağıma karar vermekteki zorluktu. Öyle ya, ne yazsam bir şeyleri ya da birilerini tekrar etmiş olacaktım. Hatta düşüncelerimi, hatasız olmak adına başka eleştirmen ve müzisyenlerin cümlelerine dayandırabilirdim. En güvenli yol olarak da bolca ansiklopedik bilgi verecektim. Ancak ben burada farklı bir şey yapmak istiyorum.

İyi bir müzik albümünü oluşturan bence iki temel unsur vardır. Birincisi şarkıların güzelliğiyse (bestesi, melodisi, şiirselliği, duygusallığı, nakaratlarının akılda kalıcılığı vb.), diğeri de prodüksiyonu yani ses mühendisliğidir. Kullanılan enstrümanlar ile sağlanan tını, armoni, altyapı ve ritm bu ses mühendisliğinin temel unsurlarıdır. Yani şarkıcının kim olduğu o kadar da önemli değildir kanımca. Bütün şarkıları Joan Baez tarafından kaydedilmiş olsaydı, Blonde on Blonde daha iyi bir albüm mü olurdu? Hiç sanmıyorum. Songs of Leonard Cohen de, tezimin güçlü bir kanıtıdır. Şarkıların her biri o kadar güçlüdür ki, şiirsellik sizi sarıp sarmalar ve içine çekiverir. Mükemmel olmayan prodüksiyona rağmen, tekrar tekrar dinlemekten yıllardır usanmadığım bu şarkılardan, anlatılan hikayelerden  bahsetmek istiyorum sizlere:

Suzanne, henüz albümün açılışında Cohen' in şarkı yazarlığı konusunda nasıl bir üstat olduğunun kanıtıdır adeta. Bazı kelimelerdeki vurgu, şiirin kendi içindeki döngüsü, sadece yarı deli bir kız hakkında olmayan derinliği eşsizdir. Meleksi geri vokaller ile uçarsınız, birinin mükemmel vücuduna aklınız ile dokunmak istersiniz.

Master Song, iki erkek ve bir kadın arasındaki aşk üçgenidir. Karmaşıktır, ancak defalarca okunduğunda anlayabilmişimdir.

Winter Lady hep bana çok dokunan bir parça olmuştur. Gelip geçen bir aşık hakkındadır. "Biliyorum  ben sevgilin değilim" der, ancak anın büyüsü o kadar etkilidir ki en azından gecenin sonuna kadar kalmasını ister.

The Stranger Song bana öyle geliyor ki, her nereye gitsin uyum sağlayamayan o yalnız insanların hikayesidir. Onlar ki hep dışlanırlar, birileri onları yanlarına aldığında da, o psikoloji ile bu kez onlar uzaklaşırlar.

Sisters of Mercy ilk dinlediğim günden beri dilime dolanmıştır. Albümde sıkça tekrar edilen yolculuk bu şarkıda bizim sıradan hayatlarımızdır. "Merhamet Rahibeleri" hayatımızda karşımıza çıkan, bize aşkı sunan yol göstericilerdir, bu şarkıda melek gibi betimlenmişlerdir.

So Long, Marianne  albümün en eğlenceli bestesi, ironik bir biçimde bitip bitip yeniden başlayan zor bir ilişki hakkındadır. İlişki iki genci de geliştirmiştir, yazara her şeyi unutturacak kadar ihtiraslıdır. Sevgili sürekli kaçmakta, yakalandığında kısa mutluluklar yaşatmakta; ancak sonunda yeterince cesur hissetmeyen yazarımız kendini terkedilmiş ve gözkapakları yağmurda ıslanırken bulmaktadır. Şimdi veda vaktidir. Ironi bir ağlayıp bir gülen yazarımızı vedada da yalnız bırakmayacaktır.

Hey, That's No Way To Say Goodbye dünya pop müzik deneyiminde, bana göre şarkı yazarlığının zirve noktalarından biridir. Öyle ki, ben burada şiirin duygusallığını, betimlemelerdeki doğallığı kendi kelimelerimle anlatmaya kalksam şaire büyük haksızlık etmiş olurum.

Stories of the Street Küba devrimi ve Cohen' ın devrimin ardındaki gerçekleri görmesi hakkındadır.

Teachers yanlış prodüksiyon nedeniyle, albümde olmamasını tercih edeceğim parçadır.

One Of Us Cannot Be Wrong orijinal albümün finalinde, yazarın sevgilisi ve onun diğer erkeklerle (ya da yazarın hayalindeki diğer kişilerle) olan ilişkilerini olanca stresi ile aktarmaktadır. Kıskançlık duygusu her kelimeye öyle bir sinmiştir ki, outrodaki ıslık ve çığlıklar yazarın acısının küçük bir tezahürüdür sadece.

Eğer siz bugüne kadar dinlememişseniz albümü, umarım okumuş olduğunuz bu yazı bir merak uyandırmıştır. Ben kendi adıma çağımızın önemli bir şairinin müziğe adım attığı bu müthiş albümü gündeme getirip, çevremdeki entelektüel kitleyi çoğaltmak istedim sadece. Songs of Leonard Cohen unutmayalım ki sadece bir başlangıçtı ve şairin yolculuğu hala devam ediyor.

1 Aralık 2013 Pazar

Martha Wainwright

Bir varmış, bir yokmuş...Kanada' nın Montreal diyarında bir Wainwright ailesi yaşarmış. Bu ailede anne, baba, teyze, abi, kardeş kime sorsan, müzisyenim, şarkı yazarıyım dermiş. Ailenin küçük kızı Martha' ymış. Ailesinden aldığı genleri kullanan Martha önce tiyatro okumuş, sonra New York' a taşınmış. Orada kendi bestelerinden oluşan ilk albümünü yayınlamış. İşte bugün o ilk albümden bahsedeceğiz.

Genelde müzisyenlerin piyasaya ilk çıkardığı albümler oldukça kıymetlidir. Çünkü gençlik yıllarının mücadelelerini, meraklarını, keşiflerini ve kendini kendine kanıtlamalarını içerir. Bazısı başaramaz ve vazgeçer, emekler de çöp olur. Ama bazıları şanslıdır. Martha' da isminden dolayı öyleymiş diye düşünebilirsiniz, ama albümü dinlemeye başladığınız anda fikriniz değişecektir. Hele benim gibi onu ilk olarak sahnede görmüşseniz, her türlü önyargıyı unutursunuz. Yorumunun derinliği ,izleyiciyi adeta büyüleyen duygulu sesi sizi yerinize yapıştırır. Sahnede söylediği parçayı siz de onunla yaşarsınız.

Bu muhteşem ilk albümde Martha' yı 70' ler tarzı, akustik gitarını tıngırdatan bir besteci-şarkıcı olarak görüyoruz. Tüm parçaların onun sesi ve gitarı üzerine inşa edildiğini söyleyebiliriz. Bazı şarkılar çıplak halleriyle kalmış ancak yeterli bir çoğunluğu ise pop, rock ve country tınılarıyla öyle bir örülmüş ki, ortaya zevkle dinlenen bir ilk albüm çıkmış. Yine de bu albümde vurgunun vokallerde ve sözlerde olduğunu belirtmeliyiz.

Çıplak haliyle bırakılan "Who was I kidding?" de, aşk acısının kolayca unutulamayacağını anlatmaktayken, bir yandan gitarının tellerine var gücüyle vururken, sesini de en alt perdeye kadar indiriyor. "Factory" deki vokallerin ritm ile muhteşem uyumu sayesinde, nakarat aklımıza yazılıveriyor.  "This Life" da hayat sıkıcı derken, yine de çılgınlığa vurup kendimizi, hayatı yaşamaya değer kılmayı öneriyor. "When the Day is short" da Montreal' in sıkıcı ve uzun kış gecelerinde kurtuluşu bir gecelik ilişkilerde arayan bir kızın öyküsüne şahit oluyoruz. Ağır başlıyor, ilişki derinleştikçe heyecanlanıyoruz ama o bizi "Merak etmeyin, iyi olacağım" diye sakinleştiriyor.

 Albümün en içten ve vurucu parçası "Bloody Mother Fucking Asshole" da babasından bahseden Martha' yı en korkusuz ve alaycı haliyle görüyoruz. Böyle cesur bir parça yazmak az kişiye nasip olur, sevgili okur. Bize de günde on kez "repeat all", on kez de "repeat one" yaparak onun buğulu sesine dalıp gitmek düşer.

29 Kasım 2013 Cuma

Smiths is Dead




Smiths is Dead bir “tribute” albümü. –Tribute’ un türkçesi saygı sunma olmalı. – The Smiths’ in “Queen is Dead” albümünün 10.yıl dönümünde, 1996’ da çıkmıştı. Elbette her zaman en iyisi orjinalidir ancak yine de bunda dikkat çekici yorumlar var. Benim kişisel favorim Billy Bragg: “Never Had No One Ever” ı ağlarcasına, iç parçalarcasına yorumlamıştır ki parçaya güç kattığı aşikardır. High Llamas ve Supergrass kendi tarzlarına yakışan isabetli parçaları seçmişler. Placebo’ nun henüz yeni tanınırken yaptığı “Slakerbitch” ya da “Brick Shithouse” tarzı sert bir tınıyla yorumladığı “Bigmouth Strikes Again” beni ve o dönemdeki arkadaş çevremi derinden etkilemişti ki, cuma akşamları, ortama akma öncesi siyah torbalı adamların getirdikleri biralar yuvarlanırken, yüksek sesle, bodrum kattaki evde dinlenen parça listesine ilave oluvermişti birden. Ardından gidilen mekanda canlı olarak bu parçayı aynı Placebo gibi çalan Neverland cümlemizi çoşturururdu. Ve biz hep bir ağızdan avazımız çıktığı kadar “İnsanlık içindeki yerimi almaya hiç de hakkım yok” diye içimizi boşaltarak, mutlu mesut evimize dönerdik.

Bu “saygı sunma” albümünde dikkat çekici bir diğer yorum da Divine Comedy’ ye aittir. The Smiths’ i çok ya da az da olsa tanıyıp seven pek çoğunun favorisidir “There is a Light That Never Goes Out”. “Senin yanında ölmek: O zevk ve ayrıcalık bana ait” derken arka fonda çalan ritmik pop melodisinden ve bu birlikteliğin on yıl önce yaratmış olduğu ironiden yoksundur; ancak ironiden hoşlanmayanlar, bunalımın kenarlarında gezenler Divine Comedy’ nin ağır ve üzücü yorumunu pek de beğenmişlerdir. Burada olmasaydı keşke, diyebileceğim grup Therapy?’ dir maalesef. Andy Cairns’ in The Smiths’ i benim kadar sevdiğini düşünmeme neden olmuştur onların Smiths yorumlamaları. Bir yıl sonra Ankara’ daki Therapy? Konserinde A.Cairns’ in üzerinde “Last Of the English Roses” yazan, bugün artık çoktan emekliye ayrılmış tişörtüme yaptığı saygısızlık oldukça canımı sıkmıştı. Benimle özdeşleşmiş olan tişörtümü sahneden geri alabilmek için verdiğim çaba da cabası.

Beğeneceğinizi umuyor, dinlemeyenlerin hatanın neresinden dönsek kardır diyerek orijinal “Queen is Dead” i edinmelerini şiddetle tavsiye ediyorum.

20 Kasım 2013 Çarşamba

Fear Fun - Father John Misty


Değişen dijital hayata, herkes bir yerinden tutunmaya çalışıyor. Bazıları için takıntıya dönüşürken, kimileri sosyal medya yabancı kalmayı tercih ediyor. Başında saatler kaybetmeyecekseniz ve amacınıza yönelik kullanacaksanız sizi oldukça güncel tutacak kanallar bulmanız mümkün. Ben de birkaç ay önce takıntım haline genel Father John Misty' yi ilk kez Lana Del Rey' in attığı bir twit sayesinde tanımıştım. Gerçi şimdi Lana Del Rey biraz uzağımda kaldı ama bana twitter aracılığıyla güzel bir tavsiye bulundu doğrusu.

Father John Misty daha çok Fleet Foxes' in eski davulcusu olarak bilinen J Tillman' ın sahne adı. Halbuki kendisi önceden 7 albüm yapmış bir müzisyen. Önceki albümlerindeki çizgisinden sıkılmış olmalı ki, sahne adını dahi değiştirmek istemiş. Ancak ben sizinle önce yapmış olduğu müzikten bağımsız bir albüm yorumu paylaşmak istiyorum. Genellikle albüm yorumlarında müzisyenin önceki albümlerinden bahseden, onlara göre farklılıklara yoğunlaşan ifadeler dikkatimi çekti. Benim yazılarımda bunun olmasını istemedim. Geçmişi orada bırakıp bugünkü duygu ve beğenilerimden faydalanacağım.

Öncelikle Fear Fun oldukça ağır bir prodüksiyondan geçmiş bir albüm. Geri vokal kullanımı oldukça fazla, neredeyse gospel boyutunda "aaaah" ve "uuuuh" lar mevcut.  Onlardan fırsat buldukça da elektronik bir altyapı davulların sessizlikte patlamasına izin vermemiş. Vokaller de özellikle  nakaratlarda bir ekolanıyor bir  çoğalıyor ki sormayın gitsin. Ritm grubunun altyapının arkasında kalmasından ötürü albüm genel anlamda gürültülü ve sadelikten uzak bir yapıya bürünmüş. Bu genel problem sizi rahatsız etmezse albüm dilinize takılacak, eğlendirecek, hüzünlendirecek pek çok besteyle dolu ve sizi uyarayım ki bağımlılık yapabiliyor.

Tillman' ın ilk müzikal denemesi olmadığından, kendisi bu kadar iyi besteyi nereden buldu bilemiyorum ama bu üretkenliğini sürdürmesini gönülden dilerim. Fear Fun ayrıca müzikal bir çeşitlilik de barındırıyor. Albümdeki parçaları 3 farklı kategoride değerlendirebiliriz. Albümün geneline bahsettiğim altyapı ile örülmüş melankolik şarkılar hakim. "O I Long to Feel Your Arms Around Me" de özlem ve yalnızlık duygularını pek de gizlemiyor. Gitarlı outrosu ile dikkat çeken "This is Sally Hatchet" ise uyuşturucu nedeniyle duyarsızlaşmış bir kızın ümitsiz bir betimlemesi. Albümde dikkat çeken ikinci tarz, ritmik akustik gitarlarla eğlenceli blues tarzı. Bu stili özellikle albümde melankolik ve üzgün havayı dengelemek için kullanmış. " Tee Pees 1-12" güzel bir örnek. Ancak Tillman bu tarzda pek orijinal olmayı başaramamış. Parçalar zaman zaman ilk dönem The Beatles ya da Sweetheart of Rodeo dönemindeki The Byrds ' i andırıyor.

Albümün bence en başarılı olan ve pek çok kişide takıntı haline getiren son tarzı ise - Her ne kadar kendisi kasıtlı olarak uzaklaşmak istese de - akustik balladlar. Özellikle albümün kapanışındaki "Every man Needs A Companion" İsa ve havarilerini andığı, hepimizin bizleri teselli edecek bir dosta ihtiyacımız olduğunu anlatan, nadide bir eser. İlk şarkı "Funtimes in babylon" ise şu dünyadaki kısa ömrümüzde fırsat varken, varsın uçuk olsun, istediğimizi yaşayabilelim mesajı veriyor ki, bu özgürlük duygusuna sahip çıkmamak elde değil. Yüksen tondan söylenen nakaratıyla albümün hit parçası "Nancy, From Now On" da, sembollerin sarmaladığı standarda indirgenmiş mantık hayatı yerine, vücudun basit ihtiyaçlarının hakim olduğu eski hayata kaçış özlemi anlatılıyor.

Dilimize takılan sıradışı sözleriyle, Fear Fun özel bir albüm olarak kaydediyorum. Yeni sahne adıyla Father John Misty' nin yeni kayıtlarını merakla bekliyor olacağım.

19 Eylül 2013 Perşembe

Ve Albümler...Cobblestone Runway - Ron Sexsmith

Bloguma bir türlü devam edemememden ötürü rahatsız oluyordum uzun zamandır. Oysa ki oldukça iyi bir terapiydi benim için. Kendimi ifade ediyordum. Aklıma pek çok fikir gelmesine rağmen bir türlü klavyeyle buluşmuyorsa parmaklarım, bir değişime ihtiyaç olduğunu görebilmek lazım. ( Yazıp yayınlamadığım bile var.) Bu yeni heyecanı albüm yorumlarında bulacağıma inanıyorum. 

Kendisi asla müzik yapamadığı için eleştirmen olanlardan değilim ben. Genelde film eleştirmenleri için böyle söylenirdi değil mi? Aslında yazar, yönetmen ya da müzisyen olmak her şeyden önce yaratıcılık gerektirir, ondan sonra da gözlem yeteneği ve çalışkanlık. İyi bir şeyler yaratabilmek için biraz acı çekmeyi de göze almalısınız, aksi takdirde insanların gönül teline dokunamazsınız. Eleştirmenler ise konularına en az sanat üretenler kadar hakim olmalıdırlar kanımca. Yoksa onları kim dinler, değil mi? Ama müzisyen de değilim ben. Sevgili dostlar, mesele o da değil. Şimdiye kadar şarkılar, gençlik anıları, hayattaki beklentilerim, etrafta görüp de eleştirmek istediklerimi karıştırıp yazıyordum. Doğru anlaşılmak yerine şiirsel olabilmeyi arzuluyordum. Oysa şimdi meselem, öznel hislerden çıkıp, insanlara bir şeyler tavsiye edebilmek. 

Fikir aslında dinlediklerimi paylaşabilme isteğimden kaynaklanıyor. Radyo programı yaparken böyle bir lüksüm vardı. Kendimi en iyi ve üretken hissettiğim yerlerden biriydi radyo. Ama araya çok zaman girdi ve uygun ortamı ve gerekli enerjiyi  bulamadığım için şimdilik gündemimde değil. Internette video paylaşanlardan da olmak istemiyorum. Durum güncellemesi yerine dinlediğim şarkının sözlerini yazmak istiyorum ama tutuyorum kendimi. Kendimi tutmadan, özgürce, zaten defalarca dinlemiş olduğum bir albümü eleştirebilirim, değil mi?

Başlamadan önce bazı eleştiri ve yorum dergi ve sitelerini okudum. Çoğunun bir notlama yıldız veya sistematiği var. Kendim de çok bilmediğim müzikler hakkında okurken bu yıldızlara takıldığımı fark ettim. Diğer bir gözlemim de bazı süper olarak nitelendirdiğim albümlerin ortalama notlar aldığı oldu. Müziğin bunlarla bir ilgisi olmadığını zaten biliyoruz. Ben sadece albümde neyi sevdiğimi anlatmaya çalışacağım. Sözü uzatmadan son zamanlarda sıkça dinlediğim albümler içinden seçtiğim Ron Sexsmith' in "Cobblestone Runway" i hakkında görüşlerimi sıralamaya başlayayım artık.

Cobblestone Runway - Ron Sexsmith

İtiraf etmeliyim ki Ron Sexsmith' i ilk keşfettiğim yıl 2009' du. O zamanlar geriden gelip kaçırdıklarımı yakalamak için kuvvetli bir istek duyuyordum ve ciddi bir arşivleme faaliyeti başlattım. Bir iki albümünü edindim ama kendisine bu yıla kadar zaman ayıramamışım maalesef. Oysa şimdi o kadar tekrar ettim ki, evdeki çocuklar bile "Gold In Them Hills" e eşlik ediyorlar. 

Bir müzik albümden en iyi tadı alabilmek için ilk dinletideki intibaya takılmayıp, defalarca dinlemek, sözleri anlamaya çalışmak, tınılardaki detaylara dikkat etmek gerekiyor. Mutlaka hakkında yazı yazmanız gerekmiyor ama yorumlayabilecek ya da bir arkadaşınıza önerebilecek düzeye gelmeden albümden alabileceğiniz haz sınırlıdır. Güzel bir tabloya bakmak gibi düşünün. Ancak bazı tablolar sürrealisttir, kavramsaldır veya dışavurumcudur. Biraz uzun bakmak gerekir tablonun mesajını kavramak için. Ben de Sexsmith' in albümüne gereken zamanı ayırdım ve net bir şekilde hiç sıkılmadığımı söyleyebilirim. Sexsmith albümünde farklı müzikal yönlere gidiyor. Albümü yalnız dikkat çekici piyano balladlarıyla süslemekle kalmamış, plaj dinletilerinde çalınabilecek gitarlı pop şarkılarının arasına, uçuk diyebileceğim, drum machine altyapısıyla dans ritimleri içeren şarkılar da yerleştirmiş. 

Albümün öne çıkan balladları "Gold In Them Hills" ve "God Loves Everyone" da aşırı bir iyimserlik hakim. Gitar dışında enstrüman içermeyen "Best Friends" ile birlikte depresyondan çıkarmak istediğiniz arkadaşlarınıza reçete olarak önerebilirim. Ağır ve duygulu şekilde "Sorun yok", "Her şey aslında mükemmel", "Gözünü aç, etrafındaki güzellikleri fark edeceksin" mesajı veriliyor. Kimse ona müziğin yalnız veya kendini yalnız hissetmekten zevk alan insanlar tarafından tüketildiğini söylememiş sanırım. Ben söyleyeyim: Bu müzik satmaz, dostum. İğneleyici olmalı, keskin olmalı, derin duygular ya da hayal kırıklıkları barındırmalı. Bu şekilde ancak pop müzikte değişik tatlar arayan insanlara ulaşabilirsin, diye anlatmak isterdim. Ama bu benim işim değil, eleştirmen yazar, sanatçı yine kendi bildiğini yapar.

Albümün açılışında yer alan söz konusu iyimser içeriğe sahip, caz davullarıyla süslü "Former Glory" bir süre sonra fena dilinize takılıyor. Albümün ilk yarısı bahsettiğimiz balladlar hariç iyi örülmüş, altyapısı gitarlar, piyanolar ve geri vokallerle süslenmiş pop şarkılarıyla dolu. Bir yazar-müzisyenden çoğunluk kapalı bir odadan gitarıyla karamsar parçalar çıkarmasını bekleyebilir. Ancak Sexsmith orta yaş bunalımlarını erken atlatmış gözüküyor. Sadece bir şarkı yazarı olarak değil pop müzisyeni olarak da anılmak istediğini algılayabiliyoruz. "For A Moment There" bunun güzel bir örneği.

Benim favori parçam ise "The Less I Know" oldu. Otel odasında şampanya içip ikili olarak dans edebileceğiniz, bolca lirik keman içeren bir beste. İnsan çok daha romantik sözler bekliyor ama şarkıda belirgin bir ikili ilişki tarif edilmiyor. Aşkta derin ruhsal beklentilerinin karşılığını aramak yerine, anın büyüsüne kapılıp kurtuluşu aşkta bulmayı salık veriyor. Zamanında çok uğraştığı ve trip yaptığı belli oluyor ustanın. Bu bile benim için dinlemediğim Ron Sexsmith albümlerini müzik çalarıma doldurmak için yeterli sebep.