16 Ağustos 2008 Cumartesi

Be Sweet - The Afghan Whigs

Be Sweet
The Afghan Whigs

1996 yılında gecenin bir yarısında Ankara’ da radyonuzu açmışsanız ve frenkansıda doğru yere ayarlamışsanız yedide bir ihtimal Afghan Whigs ile açılan bir program duyardınız. Son derece amatör ruhla hafta boyunca çalınacak müzikleri planlar, şarkıları ve akış düzenini belirler, küçük kağıtlara kurşun kalemlerle yazar, tekrar tekrar dinlerdim. Yola çıkmadan önce kasetleri tam yerlerine sarar hazır erderdim, hepsini sırayla kurşuni yeşil renkteki tek omzuma asacağım paspal çantama doldurmadan önce. Sonrasında ise Kızılay’ dan aktarma ile İlker mahallesindeki gecekonduya olan yolculuğum başlardı. Kurban bayramına yakın bir dönemde brandayla çevrili ağılların kurulması ilgimi çekmişti. Gecenin bir köründe gittiğimden mahalleli ile karşılaşmazdım ama ürtütücü Dikmen ayazında, küçük ve fakir evlerinde soba başında oturanları hep yağız, erkekleri bıyıklı, okumaya meraklı, politik insanlar olarak hayal etmiştim. Sürekli dinleyip durduklarından çok farklı olduğum için ben çıktığımda radyoyu kapatacaklarını düşünmüştüm aslında, yanılmışım.

Sürekli gece yolculuk yaptığımdan bu mahalleye, daha çok köpeklerle karşılaşırdım. Her ne kadar 100.yıl sitesindeki sürülere alışık da olsam, radyoya giden yoldaki dar geçitte karşıma biri çıksa ve alevden yanan gözleri ve sivri dişleri ile üzerime yürüse ne yapardım tam bilemiyorum. Adrenalin dolu bu yürüyüşten sonra ulaştığım binanın üst katında soba yanardı, alt kat ise yayın odasıydı. Odanın duvarları kasetlerle kaplı raflarla örülmüştü. Sabahları adı Menderes olan bir abimiz gazeteleri okur, solcu yorumlar yapardı. Sabahları şarkı, türkü, Yorum falan çalardı ama haftada bir gece kabuğundan çıkan doktorunuz Jackall Hyde damardan Afghan Whigs ile girerdi olaya. Ne zamanki benden önce caz programı yapan Atacan abinin yöntemi ile biraları açamadık – Çakmak ile bira açmayı öğrenemedim, öğrenmeyeceğim. O günden sonra cebimde açacak taşımaya başladım – Waltari çalıp “it’s time for techno” diye anons yaptık, o zaman anladık gündüzleri Menderes’ i dinleyip sakalını sıvazlayan, Samsun 216’ nın birini söndürüp diğerini yakan, “Metris’ in önünde durdum” diye başlayan türküyü ezbere bilen kitlenin saat 3 de olsa uyumadığını ve azimle programın bitip Leonard Cohen albümünün sabaha kadar çalmasını beklediğini, “Suzanne” ya da “I’m Your Man” çalmadan uyku saatinin geldiğini idrak edemediği bilemezdim doğal olarak.



Afghan Whigs ile hiç tanışmamış olmayı hayal edemiyorum nedense. Doksanlı yılların müzik atmosferini benim için öylesine kapladılar ki birisi onları kazıyıp atsa hayatımdan simsiyah bir isle kaplı kalırım. Evet onların müziği karanlıktı ve evet sözler çok fazlasıyla erkek bakış açısını yansıtıyordu ama onlar olmadıkları bişeyi anlatmıyorlardı. Şimdi size Dulli’ nin erkesi bakış açısıyla aktardığı ilişkileri veya saplantıları anlatmak istemiyorum doğrusu. Ağlarmış gibi yırtınan vokaller ve içinde akıp giden parlak mı parlak slide gitarlara öylesine kaptırmıştık ki kendimizi, “Be Sweet” ya da “My Curse “ ü çok sonraları anlayabildik. Nefis albümler vardı ama bu kadar iyi bir ses yapımı yoktu o dönemde, tek bir notanın bile karekterini kaybetmediğini söyleyebiliriz. Durum böyle olunca radyo programının da cıngılı “Gentlemen” oldu. İnsanlar geceleri kulaklıkları takıp “Debonair” ile zıpladılar, “Night by Candlelight” ile triplere girip imkasız şeyleri hayal etmeye başladılar.

Elbette doksanların iflah olmaz indie severi için Congregation ya da Gentlemen albümlerini dinlemiş olmak ölmeden önce yapılacaklar arasında Morrissey ile tanışmak ya da Suede konserine gitmek kadar önemlidir. Bunları bir kenara koyarsak bir de Up in it vardır ki, Sub Pop etiketiyle ilk kez Seattle dışından bir grubun album yayınlama deneyimidir. Dönemdaşım müzikseverlerinin diğer bir favorisi de The Tea Party’ dir. Müziklerinde İsrail mi Hint etkisi mi daha fazladır diye tartışıladursun, onlar dipten ve derinden gitmiş, “Benimle on mil yürür müsün?” çağrısında bulunmuş, “Sister Awake” ile hafızalara kazınmışlar, bahsettiğim radyo programında fazlaca yer bulmuşlardır.

Gecenin bir köründe yalnız başıma Tea Party dinlediğimde karanlık gecekondu mahallesinde yalnızlığımı paylaşacak kimsenin olmadığı yüzüme çarpılmış gibi olur, oracıkta dumanlı triplere girerdim. Ardından gelen Adorable, Echobelly ve New Order ile geleceğe dair ümitlerimi artırmaya çalışır, P.J. Harvey’ in ilk albümünden çiğ gitarlarla güç kazanma eğilimine girer, Primus ve Sonic Youth’ dan uçuk kaçık parçaları çalıp onları takdir edebildiğim için kendimi özel hisseder, sabah erkenden başlayacağı türkü istek programı için radyoda nöbetçi kalan kızın üst katta sevgilisiyle işi pişirip pişirmediğini merak ederdim. Sinir bozucu bir merağın içini kapladığına kanaat getirdiğiniz, geceleri çok sevenler hariç herkesin çoktan uyuduğu o geç saatte Ankara’ nın en fakir ve en kötü vericiye sahip radyosunda evden getirdiği kasetleri çalan, mühendislik okuyan ve hep kötü giyinip bakımsız olmayı alışkanlık edinmiş, kötü bir kıza aşık olma eğilimindeki bir genç adam bu durumda ne yapar sizce? Tabii ki hayal kırıklığını körükleyecek duygulu pop şarkıları çalar. Örneğin Terry Hall’ un hakettiği değeri görmeyen “Forever J” inin son kısmındaki “ve dedi ki öp beni...” kısmını tekrar edip durur. Duygulara hitap eden naif müzik işe yaramadığında ise Dulli onun için “Be Sweet” i hazır etmiştir. Psikopat bir seri katilin ruh halini anlatan bir filmin etkileyici sahnelerinden çıkmış gibidir sanki. Terkedilmişlik, dışlanmışlık, takdir edilme özlemi üst üste yığılmıştır zaten. Depresyon evresinin sonundaki canavarı harekete geçirecek bir tetiktir “Be Sweet”, talaşların üzerine çakılmış bir çakmaktır. Neyse ki programın sonunda her zamanki gibi reddedilmeyi kadermişcesine kabul eden bir The Smiths şarkısı çalınır. Bazıları kulaklıklarını çıkararak beş hemcinsiyle paylaştığı yurt odasındaki sıcak yatağına iyice gömülürken ben, sabaha kadar çalacak albümü yayına verir, gecekondunun üst katındaki odaya doğru kimseyi basmamayı umarak trabzanları olmayan, iyi aydınlatılmamış merdivenlerden çıkar, ortasında kurulu sönmüş sobanın ısıtamadığı odada üşüyerek, sabah çalacak telefonların beni rahatsız etmeyeceğini umarak ve ertesi günkü psikoloji sınıfında aşık olmakta olduğum kızı unutturacak yeni biriyle tanışacağımı hayal ederek uyumaya çalışırdım.

Bugün artık çok uzaklarda kalmış gibi gelse de, o radyoda program yaptığım için mutluyum. İlk programımda çaldığım çoğu grubu hala çok seviyorum ilginç bir şekilde. Bir çoğu bana etiket gibi yapıştı; öyle ki beni o dönemden beri tanıyanların çoğu Smiths, Auteurs ya da Afghan Whigs’ i benimle birlikte anıyorlarmış. Doksanların başından beri birlikte yaşıyoruz bir bakıma. Nereye gitsem yanımdalar: Dikmen’ in yokuşunun titreten ayazından Alsancak’ taki çatı katında tatlı tatlı esen melteme, Tunalı pasajındaki tozlu plakçılardan Hollanda’ nın bedava festivallerine, yazlıkçıların istila ettiği Gümüldür’den uçsuz bucaksız yalnız Patara sahiline, Eskişehir’in Porsuk kenarındaki bir öğrenci kafesinden rusların bile sadece haftasonları hatırladığı uzak bir rus kentine kadar hep onlarla birlikteyim. İyi ki varsınız, sizin eşliğinizde herşey olduğundan daha güzel ve anlamlı. Çok teşekkürler, bunca zaman eşlik ettiniz; sizi bana bulaştıran dostlarımı ve o aziz radyocuları mahcup etmediniz.

4 yorum:

Selda Atakhan Tekin dedi ki...

çok güzel bir yazı,çok duygulandım....canım aşkım...

Gurcay dedi ki...

Evet gerçekten iyi iş...
Kulaklıklarını çıkarığ yurttaki odasında yatağına gömülen kişilerden biri olarak beni de o yıllara götürdün...
Lifetime Top-10 listesi çıkarsam eminim Afghan Whigs - My Curse 'ü koyarım. Bu şarkıyı bu kadar çok sevmeme rağmen genel olarak Afghan Whigs albümlerine bu ilgisizliğime de şaşıyorum. Neyse... Belki bir gün bu hatamdan geri dönerim. Lakin seninle beraber yaptığımız radyo programında planlı bir şekilde Afghan Whigs muhabbeti yapmaya çalışmamız ve yüzümüze gözümüze bulaştırmamızı hiç unutmam.
Sanırım şöyle bir diyalog idi:
Bülent: xxxxxx (bir sonraki şarkının anonsuna girmiştir)
Gürçay: ..Bir saniye!! (ortaya atlar) Bir sorum var benim!! Bu Afghan Whigs ismi nerden geliyor, Afganlardan mı?
Bülent: Bilemiyorum ama uyuşturucu ismi olabilir.
Gürçay: .......
Bülent: .......
(Bir müddet susulur)
Bülent: xxxxx (Bir sonraki şarkının anonsuna devam eder).

comatose dedi ki...

Hiç radyoda güzel bir şarkı dinleyemedim, hiç bir yurtta, öğrenci evinde yaşamadım, Ankara'yı doğru düzgün görmedim, hepsini geçtim, Afghan Whigs külliyatından bile azıcık haberim var ancak. Ama bu duyguları çok farklı ortamlarda, çok farklı zamanlarda yaşamış olmaktan gurur mu duyuyorum desem, öyle bir şey. Bar Italia'nın şarkıdaki yer olarak kalmadığına üzülüp gidip iki guiness içmeyi seviyorum. sağol.

Cocteau Twins dedi ki...

Ne güzel anlar, ne güzel anılar..

Bunların pek çoğunu bende yaşamış olaraktan... yazıcaklarımın devamını biliyoruz zaten.

Zihnine kuvvet.