31 Ağustos 2008 Pazar

Underwear - Pulp

Underwear
Pulp

Bazı şarkılar vardı ki, gerçekten unutmak istiyordum. Sevmediğimden ya da sıkıldığım için değil aslında, sadece onları sevmeme, hatırlamama ve özlememe neden olan ruh halinden uzaklaşmaktı amacım. İçimdeki kavgalara bir son veremeyerek, neler hissetmem ve neler yapmam konusunda kararsızlık içine itilmekten korkuyordum. Arınmak, bir psikoloğa gidip “Bu hissettiklerim, arzularım doğal mı?” diye utanmadan sorabilmek, gamzeleri güzel birine, sırf onları sıkça görebilmek için onunla neşeli bir sohbet yapmayı istediğimi itiraf etmek gibi hedeflerim vardı. Yapabilsem yanlış anlaşılmayacağımdan emindim; kararlı ve yeterince net olacaktım. Ama arınamayacağıma ve huzur bulamayağıma olan inancımın bastırıcı gücünden olmalı, harekete geçmemi isteyen o şarkıları zihnimden silmeye çalışıyor, ellerimle yüzümü ovuşturuyor, aptal oyunlar ile zaman öldürüyor, ne kadar eski moda hislere sahip olduğuma inanamıyor, keşfedilmemek ve farkedilmemek için üstümde taşıdığım kalın kabuğumun altında ezilerek, beynimde aynen benim gibi kimseyle paylaşamadığı arzularla dolu yaradılışına isyan eden Morrissey şarkısı çınlamakta iken bütün bir Pazar günümü tavana bakarak geçirmek suretiyle kendime işkence ediyordum. Yapmak istediklerime engel olması için yaradana dua ediyordum.




Peki ama dinlediğim müziklerin hiç mi suçu yoktu? Onlar değil miydi kulaklıklarımdan içime sızan ümitsizlik ve hayal kırıklıklarının kaynağı? Onlar değil miydi belki de yalnız başıma kalsam bastırabileceğim arzularımı körükleyen? “Lips Like Sugar” gibileriyle bizi tahrik etmediler mi? “İki yol var demiştim, hepsinin sonu aynı” diyerek edilgenliğe, çaresizliğe yönlendirenler olmadı mı? Hele o “kelimeler (kolay çıkmıyor)” diyenlere, öpücükle mühürlenmiş mektuplar gönderenlere ne demeli? Suçu şarkılara atarak kolaya kaçmak istemiyorum ama “Gözlerimi, aklımı senden alamıyorum” diye ruhumuza kazırcasına tekrar eden parçanın normal insanlar gibi görünmeye çalışan, içi tatmin edilemez arzularla dolu, belki de aşık olmanın kendisine aşık birine önerilebileceğini zannetmiyorum. Aşık olup olmama, duygularını reddetme ile reddedilme korkusunun sarmalı arasında kalmışken ve de şişenin dibini görüp sabahlamışken “Somebody” yi dinlemek yaraya tuz basmak değil de nedir?

Eminim ki benim yaşıtlarımın pek azı böyle şeylere kafa yoruyordu. Yıllar sonra değerlendirdiğimde, herkesin değiştiğini ama normalle normal olmayanın bir araya gelemediğini görüyorum. Çoğunun esas gündemi kısır politik yalanlar, futbol, ekonominin nasıl gittiği, çocuğunu hangi özel okula göndereceği ya da hangi semtten işine daha çabuk gideceği, üçüncü köprünün trafik sorununu çözüp çözemeyeceği, tanıdıklarının dedikodusu, yükselebilmek için kimlerle arasını iyi tutması gerektiği, ayın sonunu nasıl getireceği, çocuğunun matematiğe kafasının neden basmadığı gibi hiçbir zaman bir sonuca varmayacak anlamsız konulardan ibaret. Ne zaman uyanacaklarını merak ediyorum, dünyada olup bitenlere bu kadar duyarsız olmalarına dayanamıyorum. Ne onlar değişecek, ne de ben onlara benzeyeceğim. Benzini onlar en pahalı alacaklar, kazandıklarının yarısını vergi olarak verecekler ama sesleri çıkmayacak. Memleketleri satılırken onlar para geliyor diyecek, borsa yükseliyor diye sevinecek, susuzluğa kader diyecek, dizilerini ve maçlarını izlemeyi sürdürecekler. Onlar, beyinleri televizyonla uyuşturulup sistematik olarak zevksizleştirilenler normalse; kabul edilebilirse gazetelerin yalanlarına inanıp, cahil mutluluğuyla gözlerini kapatabilmek; genele yayılmışsa tepkisizlik, eziklik, magazin olmuşsa yaygın ilgi alanı; evet kabul ediyorum rahatlıkla itiraf ediyorum: Garip olan, anormal olan benim.

Ama yine de - müzik sayesinde belki de – pek yalnız olmadığıma seviniyorum. Düşünsenize gelmiş geçmiş en sevilen şarkılardan birinin nakaratı “Çektiklerim işe yaramıyor ve biliyorum ki yüzünü yine göreceğim” olabildiğine göre yaşamının bir döneminde olsun hayal kırıklığı marşını söyleyenler pek de az olmasa gerek. Her bir birey için önemli olan, bu psikolojinin çok uzun bir zamana yayılmasına engel olabilmek, ruhunuzda kalıcı yaralar kalmasını engelleyebilmek, sonraki yıllarda gelmesi muhtemel yeni sendromlara hazırlıklı olabilmek. Bazılarımız melankolik ruh halinden bir şekilde sıyrıldıktan sonra tamamen geçmişini inkar edip, yalnızca kültürel boşlukla yaşamayı tercih edebiliyor. Ancak siz de benim gibi doksanların müziğiyle fazlaca haşır neşir olmuşsanız, gereğinden fazla Cure dinlemişseniz, yıllar sonra bile My Bloody Valentine müziğini araştırıyorsanız melankoli benliğinize yapışmış demektir ki; artık kurtulmak yerine ondan zevk almayı öğrenirsiniz. Hüzünü getiren dinlediğim şarkılar mı ya da içinde olduğum psikolojim mi bu şarkılara davet çıkarıyor diye sorgulamayı bırakırsınız.

Herşeyin sorumlusunu - o mutsuz dönemlerin sonunda - bırakmıştım içimde aramayı. Pek fazla birşeyle ilgilenmiyordum, odamda oturup Smiths albümlerini sırayla dinlemek dışında. Etrafım özgüveni dorukta, futursuz ve acımasız dişilerle çevrilmişti. Onlar yüzündendi yalnızlığa kapanmışlığım, ne zaman dışarı uzansam yiyordum kafama tokmağı. Neden bu kadar büyütüyordum ki sanki cinsellik denen şeyi? Bazıları sıkça farklı kişilerle yapmıyor muydu bunu? O kadar da ciddiye almaya değmezdi, aslında çoğunun sadece iç çamaşırlarını merak etmiyor muydum sonuçta. Bu denli zor olmamalıydı en sonunda kalbinin kırılacağını bile bile kendini karşı cinse terk edebilmek. Perdeleri kapatıp, elbiselerimi çıkarınca kalbimin kalkanlarını mı indirmiş oluyordum? Ne yaman çelişkidir dünyanın öteki yarısı ile yatmayı istediğin halde, birisi seni yatağa atmaya çalışınca duygusallaşıp ilişkiye hak etmediği anlamlar yüklemek, her ilişkide fırtınalı duygular aramak. Aşktan gözün birşey görmediği, bulutların üzerinde geçirilen anlara duyulan özlemim etkisini yavaş yavaş yitirdikten sonra kurtuldum, odamdan dışarı adım attım, kırılgan olmadığıma inandırdım kendimi, hiçbiri yaralayamazdı beni. Kendi kendime yemin ettim: Çıtı pıtı olup sevimli görünen, sosyoloji ya da psikoloji okumuş, entellektüel, sosyalist olduğunu sanan birisiyle ilgilenmeyecektim kesinlikle. Çok zarar görmüştüm onlardan ve dersimi almıştım. Ve fazla zaman geçmedi ve ben, yeminimi bozdum!



Bütün o vahşi dişilerin açtığı yaraları elbette ki bir başka dişi tedavi edebilirdi ve öyle de oldu. Bu kadar çabuk iyileşebileceğimi ummazdım doğrusu. Herşeyi unutmuştum ki Pulp’ ın “Underwear” adlı şarkısını dinledim bir arkadaşımda. Bir başkasının da benim gibi hissetmiş olduğuna inanabilirdim belki, fakat duygularımı yazıp besteleyebileceklerini beklemezdim doğrusu. Adam yaşadığım bazı anları ve o anlarda yaşadığım karmaşayı anlatıyordu adeta. Senin için çok üzgünüm Jarvis abi; ben o yollardan çoktan geçtim. Artık ruhum esiri değil basit korkuların. Yaşadıklarım da güzel birer anı, gülümseyerek hatırlıyorum çapkın gülümsemeleri, ayrılıkları, kulağa fısıldanan güzel sözleri, sinirden tekmelediğim duvarları. Sana başarılar diliyorum; sen yine zayıflıklarımızı anlat, çıkıp onları söyle, konserlerde hep bir ağızdan sana eşlik edeceklerdir. Ben sadece tembel, sakin bir Pazar sabahı anımsayacağım seni ve umutsuz günlerimi. Kahvemden bir yudum alıp, soğuk, derin bir nefes çekerek bulutlara dalacağım.

2 yorum:

Gurcay dedi ki...

Zaten ayrılığın verdiği acıyı dindirmesini beceremiyorum, niye bir de böyle yazılar yazıp beni iyice perişan ediyorsun?! Buna hakkın var mı??

Cocteau Twins dedi ki...

Harika anlatış biçimiyle benide yaraladın Bülent.

Şu anlık bir söz bulmakta zorlanırken,yazın çok iyi demeyi istiyor ve yenisini okurken yine fonda Curve - Lush dinliyor olucam.

Teşekkürler.. içini bizlere açtığın için.